Lütfen ODMD Gladyatör için Tıklayınız > Lütfen Magma Tıklayınız >
İstanbul Kültür Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Alçın Ana Sayfa > Seçtiğiniz Site Kısmı > 

PROF. DR. SİNAN ALÇIN

İstanbul Kültür Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi

TÜRKİYE’NİN NİTELİKLİ VE SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR SANAYİ POLİTİKASINA İHTİYACI VAR

TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ENFLASYONLA MÜCADELE, ÜRETİMİN GELECEĞİ VE SANAYİDE DÖNÜŞÜM İHTİYACI GİDEREK DAHA FAZLA İÇ İÇE GEÇİYOR. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ EKONOMİ BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. SİNAN ALÇIN, SIKI PARA POLİTİKASININ ÜRETİM VE YATIRIM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNDEN ERKEN SANAYİSİZLEŞME RİSKİNE, YÜKSEK KATMA DEĞERLİ ÜRETİMDEN YAPAY ZEKÂYA UZANAN SÜRECİ DEĞERLENDİRİYOR. ALÇIN, KALICI FİYAT İSTİKRARININ MALİ DİSİPLİN VE BÜTÜNLEŞİK BİR SANAYİ POLİTİKASIYLA DESTEKLENMESİ GEREKTİĞİNİ VURGULUYOR.

Türkiye ekonomisinde enflasyonla mücadelede ağırlıklı olarak para politikasına dayalı bir yaklaşım izleniyor. Sizce mevcut politikalar kalıcı fiyat istikrarı için yeterli mi? Maliye ve üretim politikaları bu sürecin neresinde olmalı?

Türkiye, 2018 yılından bu yana yüksek çift haneli enflasyonla karşı karşıya. TÜİK verilerine göre enflasyon şu anda yüzde 31,5 düzeyinde. Ancak bu dönemi değerlendirirken yalnızca oranlara değil, enflasyonu besleyen farklı dinamiklere de bakmak gerekiyor. İlk önemli kırılma, 2018'de ABD ile yaşanan Rahip Brunson krizi ve bunun tetiklediği kur atağıydı. İkinci aşamada pandemi dönemindeki mali genişleme ve Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısıyla yükselen enerji fiyatları etkili oldu. Üçüncü aşama ise 2021-2023 yıllarında uygulanan para politikalarının ardından ortaya çıktı. Mayıs 2023 genel seçimlerinden sonra sıkı para politikasına dönüldü. Merkez Bankası, maliyet baskılarını azaltmak amacıyla kur geçişkenliğini sınırlamaya yönelik bir politika izledi. Ancak enflasyonun yeniden yüzde 30'ların biraz üzerinde bulunması, kalıcı fiyat istikrarı açısından henüz istenen sonuca ulaşılamadığını gösteriyor.

Enflasyonla mücadeleyi bir kovaya benzetebiliriz. Sıkı para politikası ve vergi önlemleri kovaya yukarıdan kaşıkla dökülen su gibi. Ancak kovanın altında hâlâ bir delik var. Bu da mali disiplin konusunda atılması gereken adımlar. Özellikle 6 Şubat depremlerinin yarattığı ilave yükler, kamu bütçesi üzerindeki baskıyı artırdı. Harcamalar yeterince kontrol edilemediğinde vergi oranları, resim ve harçlar artırılarak kamu gelirleri yükseltilmeye çalışılıyor. Bu da ticaret ve üretimle uğraşan kesimlerin yatırım iştahını olumsuz etkiliyor.

Bir anlamda kamu, kendi harcamalarıyla özel kesimi dışlamış oluyor. 2026 yılında Hürmüz kriziyle birlikte yükselen ham petrol fiyatları da enflasyon görünümü üzerinde yeni bir baskı oluşturdu. Dolayısıyla kalıcı fiyat istikrarı için yalnızca para politikasına odaklanmak yeterli değil. Mali disiplinin sağlanması, kamu harcamalarında şeffaflığın güvence altına alınması ve üretim üzerindeki baskıların azaltılması gerekiyor.

Fiyat istikrarı ile üretim ve büyüme arasında nasıl bir denge kurulabilir? Mevcut koşullarda bu dengeyi sağlamak mümkün mü?

2018 sonrasında Hazine'nin artan borçlanma gereği ve pandeminin yarattığı yükler, kredi kaynakları üzerindeki baskıyı artırdı. Selektif kredi politikaları da finansmana erişimin daha sınırlı ve kısa vadeli hâle geldiği bir ortam oluşturdu. Merkez Bankası 2026 yılına faiz indirimleriyle girmek istedi. Ancak Hürmüz krizi ve küresel enflasyon riskleri bu süreci zorlaştırdı. Diğer taraftan, kur geçişkenliğini azaltmaya yönelik politikalar sanayinin ihracat avantajında aşınmaya neden oldu. Bu gelişmeler Türkiye açısından erken sanayisizleşme riskini gündeme getiriyor. Sanayide çarklar bir kez durduğunda onları yeniden döndürmek kolay değil. Bir üretim tesisi kapandığında yalnızca makineler değil; teknik bilgi, yetişmiş insan gücü ve tedarik ilişkileri de kaybedilebiliyor. Dolayısıyla sanayinin üretime devam etmesi gerekiyor. Ancak mevcut yapıyı hiç değiştirmeden sürdürmek de yeterli değil.

Yapay zekâ, enerji politikaları ve yüksek katma değerli üretimle uyumlu bir dönüşüme ihtiyacımız var. Bu dönüşümün istihdam boyutu da önemli. Türkiye'de 15-25 yaş grubunda yaklaşık 13 milyon genç bulunuyor. Ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranının yüzde 27 düzeyinde olması, nitelikli istihdam yaratmanın önemini ortaya koyuyor. İhracatta da benzer bir dönüşüm gerekiyor. Türkiye'nin ihracatının ithalatı karşılama oranı yüzde 70'ler düzeyinde. Kilogram başına ihracat değeri yaklaşık 1,7 dolarken otomotiv gibi bazı sektörlerde bu değer 13 dolara kadar çıkabiliyor. Artık yüksek emisyona neden olan, düşük ücretlere dayanan ve üreticiye sürdürülebilir kazanç sağlamayan alanlardan daha yüksek katma değerli üretime yönelmeliyiz. Savunma sanayisinde son yıllarda bu açıdan olumlu gelişmeler yaşandı. Ancak hiçbir sektör tek başına varlığını sürdüremez. Her sektörün girdilerini sağlayan ve ürünlerini kullanan başka sektörler bulunuyor. Bu nedenle dönüşümü bütünleşik bir sanayi politikasıyla ele almak gerekiyor.

Bir de pazar boyutunu unutmamalıyız. Türkiye'nin ihracatında yaklaşık yüzde 52 paya sahip olan Avrupa, bizim için son derece önemli. Otomotiv ve beyaz eşya sektörlerindeki gelişimimizde Avrupa'nın büyük üreticilerine tedarikçi olmamızın önemli bir rolü var. Yeni pazarlar ararken mevcut pazarlarımızı da korumalıyız. Bunun yolu, Avrupa'nın üretim standartlarına uyum sağlamaktan geçiyor. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, yeşil dönüşüm ve dijital dönüşüm artık sanayinin temel gündemleri arasında. Ancak bu dönüşüm göstermelik olmamalı; üretim süreçlerinin gerçek bir parçası hâline gelmeli.

Yapay zekâ ve otomasyon sanayiyi dönüştürürken karar alıcılarla üreticiler arasındaki iletişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben burada asıl sorunun meslek örgütlerinde olduğunu düşünüyorum. Meslek örgütlerinin kendi adımlarını siyasi karar alıcıların öncelikleriyle uyumlaştırma çabası, sektörlerin gelişimine zarar verebiliyor. Türkiye'nin sanayi politikası konusunda planlama eksikliği yok. Geçmişten bugüne çok sayıda plan hazırlandı. Ancak asıl sorun, bu planların sürdürülebilir biçimde uygulanamaması. Sanayi politikalarının başarılı olabilmesi için ülkenin gerçek üretim ihtiyaçlarının belirlenmesi ve kurumlar arasında güçlü bir koordinasyon sağlanması gerekiyor. Yüksek enflasyonun yarattığı bir başka sorun da üretim dışı gelirleri cazip hâle getirmesi. Paradan para kazanmak kolaylaşıyor, finansal plasman gelirleri artıyor. Büyük holdinglerin son yıllarda gerçekleştirdiği varlık satışları da potansiyel üretim kapasitesinde kayıp yaşanması riskini beraberinde getiriyor. Bu eğilimi tersine çevirmek için öncelikle enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesi, mali disiplinin sağlanması ve kamu harcamalarında şeffaflığın güvence altına alınması gerekiyor. Ardından nitelikli bir sanayi politikasının sürdürülebilir biçimde uygulanması şart. Türkiye'nin insan gücü, üretim olanakları, teknik bilgi ve pazarlara erişim açısından önemli bir birikimi var. İhtiyacımız olan şey doğru planlama ve ortak hareket edebilme becerisi.

SANAYİDE ÇARKLAR BİR KEZ DURDUĞUNDA ONLARI YENİDEN DÖNDÜRMEK KOLAY DEĞİL. TÜRKİYE’NİN ÜRETİM KAPASİTESİNİ KORURKEN YAPAY ZEKÂ, YEŞİL DÖNÜŞÜM VE YÜKSEK KATMA DEĞERLİ ALANLARA YÖNELMESİ GEREKİYOR. BUNUN YOLU DA DOĞRU PLANLAMADAN VE BÜTÜNLEŞİK BİR SANAYİ POLİTİKASINDAN GEÇİYOR.

Türkiye'nin yüksek katma değerli üretime geçişinde kümelenme ve yapay zekâ nasıl bir rol oynayabilir?

Ben bu noktada kümelenmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sorunlu bir işletmeye yalnızca finansman sağlamak, yapısal problemlerini çözmüyor. Kamu kaynaklarının büyüme potansiyeli taşıyan, birlikte hareket edebilen ve katma değer yaratabilen üretim yapılarına yönlendirilmesi gerekiyor. Bunun için hem ulusal hem de bölgesel inovasyon sistemlerine ihtiyacımız var. Gaziantep'in, İzmit ve Körfez bölgesinin ya da İzmir'in sanayi yapıları birbirinden farklı. Her bölgenin kendi üretim kapasitesine ve uzmanlık alanlarına uygun kümelenme stratejileri oluşturulmalı. Savunma sanayisi bu açıdan önemli bir örnek. Ancak büyük firmalar ve çevrelerindeki tedarikçiler etrafında oluşan yapının diğer sanayi havzalarına da yayılması gerekiyor. Yapay zekâ da bu dönüşümde önemli fırsatlar sunuyor. Türkiye'nin genç nüfusu dijital teknolojilerle iç içe büyüyor. Bu birikimi yalnızca teknoloji tüketimiyle sınırlı bırakmamalıyız. Gençlerin dijital becerilerini yazılım, yapay zekâ ve teknoloji üretimine yönlendirmeliyiz. Elbette veri güvenliği önemli bir risk. Yapay zekânın gelişmesiyle verinin korunması, teknolojik bağımsızlık ve uluslararası iş birlikleri daha da önem kazanacak. Türkiye açısından önemli olan, yapay zekâyı yalnızca kullanılan bir teknoloji olarak değil, sanayinin dönüşümünü ve yeni üretim alanlarını destekleyen bir kapasite olarak değerlendirebilmek.


Lütfen Tüm Üyelerimiz için Tıklayınız >




prev
next