PROF. DR. CEYHUN ELGİN

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi
TÜRKİYE EKONOMİSİNDE SORUN BÜYÜMENİN KENDİSİ DEĞİL, KALİTESİ
PROF. DR. CEYHUN ELGİN, TÜRKİYE EKONOMİSİNİ BİR GEÇİŞ SÜRECİNDE DEĞERLENDİRİRKEN; ENFLASYONLA MÜCADELEDEN BÜYÜMENİN KALİTESİNE, KAYIT DIŞILIKTAN DİJİTAL DÖNÜŞÜME KADAR YAPISAL SORUNLARA DİKKAT ÇEKİYOR VE KALICI ÇÖZÜM İÇİN BÜTÜNCÜL POLİTİKA İHTİYACINI VURGULUYOR.
Türkiye ekonomisinin mevcut görünümünü nasıl değerlendiriyorsunuz? En kritik kırılganlık alanları neler?
Türkiye ekonomisini bugün bir geçiş dönemi ekonomisi olarak görüyorum. Bir yandan çok yüksek enflasyondan aşağı yönlü bir iniş söz konusu, öte yandan bu iniş henüz topluma güven verecek kadar güçlü değil. 2025 genelinde büyüme yüzde 3,6, yılın son çeyreğinde ise yüzde 3,4 olarak gerçekleşti. İşsizlik oranı ise 2026 Şubat itibarıyla yüzde 8,5 seviyesinde görünüyor. Ancak bu tablo yanıltıcı olabilir. Çünkü asıl kırılganlıklar; fiyatlama davranışlarındaki bozulma, dövize duyarlılık, dış finansman ihtiyacı, düşük verimlilik artışı ve yatırımların yeterince yüksek katma değerli alanlara yönelmemesidir. Sorun, büyümenin varlığı değil; büyümenin kalitesidir.
Enflasyonla mücadelede Türkiye’nin uyguladığı politikaları nasıl buluyorsunuz? Alternatif ne olabilirdi?
Enflasyonla mücadelede son dönemde (2023 yazı sonrası) uygulanan politikaların yönü, önceki döneme kıyasla daha rasyonel görünüyor. Para politikasında sıkılaşma, kredi koşullarının daha kontrollü hale gelmesi ve kısmi mali disiplin, dezenflasyon açısından gerekliydi. Nitekim yıllık TÜFE, 2026 Mart itibarıyla yüzde 30,87 seviyesine geriledi. Merkez Bankası da Nisan 2026 toplantısında politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Ancak burada eksik olan unsur, bütünlüklü ve ikna edici bir koordinasyon. Para politikası tek başına yeterli olmaz. Buna daha güçlü bir maliye politikası, öngörülebilir bir gelirler politikası ve kurala dayalı kurumsal bir çerçevenin eşlik etmesi gerekirdi. Alternatif, gevşek politika değil; daha tutarlı ve bütüncül bir politika seti olurdu.
Küresel ekonomik dalgalanmalar (jeopolitik riskler, enerji fiyatları vb.) Türkiye’yi nasıl etkiliyor?
Türkiye, küresel dalgalanmalara oldukça açık bir ekonomi. Enerji ithalatçısı olması nedeniyle petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış; cari dengeyi, üretim maliyetlerini ve enflasyonu doğrudan etkiliyor. Jeopolitik riskler ise yalnızca enerji faturası üzerinden değil; turizm gelirleri, ihracat pazarları, taşımacılık maliyetleri ve yatırımcı algısı üzerinden de etkisini gösteriyor. IMF, bölgesel gerilimler ve küresel ticaret belirsizliğinin önemli dış riskler olmaya devam ettiğini vurgularken; OECD, artan tarifelerin ihracatı zayıflatabileceğine dikkat çekiyor. Kısacası Türkiye, dış şokları büyük ölçüde ithal eden bir ekonomi ve bu nedenle içeride güçlü kurumsal tamponlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor.
Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliği ne seviyede? Bu durum sosyal yapıyı nasıl etkiler? Genç işsizlik oranları sizce neden kalıcı bir sorun haline geldi?
Gelir dağılımı açısından Türkiye hâlâ önemli sorunlar yaşayan bir ülke. TÜİK verilerine göre Gini katsayısı 2024 yılı için 0,413 seviyesinde bulunuyor. OECD verileri de Türkiye’nin eşitsizlik bakımından örgüt ortalamasının belirgin biçimde üzerinde olduğunu ortaya koyuyor. Bu durumun toplumsal etkisi yalnızca yoksullaşma ile sınırlı değil; aynı zamanda orta sınıfın aşınması, konuta erişimin zorlaşması ve özellikle gençlerde gelecek beklentisinin zayıflaması gibi sonuçlar doğuruyor. Genç işsizliğinin kalıcı hale gelmesinin temel nedenleri de bu yapısal sorunlarla yakından ilişkili. 2025 yılında genç işsizlik oranı yüzde 15,3 düzeyinde gerçekleşti. Eğitim sistemi ile işgücü piyasası arasındaki beceri uyumsuzluğu, düşük nitelikli ilk iş fırsatları ve bölgesel eşitsizlikler bu sorunun sürekli yeniden üretilmesine neden oluyor.
Türkiye’de kayıt dışı ekonominin boyutunu nasıl tanımlarsınız?
Kayıt dışı ekonomiyi Türkiye’de marjinal bir sapma olarak değil, ekonomik yapının içine yerleşmiş bir olgu olarak tanımlamak gerekir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verileri, kayıt dışı istihdam oranının 2025 yılı üçüncü çeyreğinde yüzde 26,9’a gerilediğini; ancak özellikle tarım sektöründe hâlâ yüksek seviyelerde seyrettiğini gösteriyor. Dolayısıyla mesele, kültürel alışkanlıklardan çok yapısal nedenlerle ilgili. Düşük verimlilik, küçük ölçekli işletme yapısı, yüksek formalleşme maliyetleri, zayıf denetim mekanizmaları, düzensiz göç ve sosyal koruma alanındaki boşluklar kayıt dışılığı besleyen temel unsurlar arasında yer alıyor. Kültürel açıklamaları bu nedenle yetersiz buluyorum. İnsanlar çoğu zaman kayıt dışılığı tercih ettiği için değil, sistem onları bu alana ittiği için bu yolu seçiyor.

Türkiye’nin büyüme modeli sizce sürdürülebilir mi? Tüketim odaklı büyüme ile üretim odaklı büyüme arasındaki denge Türkiye’de nasıl kurulmalı?
Türkiye’nin büyüme modeli mevcut haliyle tam anlamıyla sürdürülebilir değil. Uzun yıllar boyunca kredi genişlemesi, iç talep, inşaat sektörü ve görece ucuz emek üzerinden büyüme sağlandı. Bu model kısa vadede yüksek büyüme oranları yaratabilse de uzun vadede verimlilik artışı üretmekte yetersiz kalıyor. OECD’nin de vurguladığı gibi, Türkiye’nin bundan sonraki büyümesini sürdürebilmesi; daha fazla emek ve sermaye birikiminden ziyade verimlilik artışına bağlı olacak. Öte yandan yatırımların önemli bir bölümünün konut gibi görece düşük verimlilikli alanlara yönelmesi de bu sorunu derinleştiriyor. Türkiye’nin ihtiyacı, tüketim ile üretim arasında basit bir tercih yapmak değil; ihracat kapasitesini artıran, teknoloji adaptasyonunu hızlandıran, yeşil dönüşümü destekleyen ve yüksek katma değerli sektörlere yönelen yeni bir büyüme dengesi kurmak.
Yapay zekâ ve otomasyon Türkiye ekonomisini nasıl etkileyecek? Türkiye bu dönüşümde nerede konumlanıyor?
Yapay zekâ ve otomasyon, Türkiye için hem bir fırsat hem de önemli bir sınav olacak. Fırsat tarafı oldukça açık; sanayide kalite kontrol, lojistikte planlama, finansta risk analizi, sağlıkta karar destek sistemleri ve kamu hizmetlerinde verimlilik artışı sağlanabilir. Risk tarafında ise işlerin tamamen ortadan kalkmasından ziyade, işlerin parçalanması, orta beceri gerektiren görevlerin daralması ve ücretlerde kutuplaşma gibi etkiler öne çıkıyor. Türkiye, bu dönüşümün öncülerinden biri değil; ancak dışında da değil. Genç nüfus, güçlü girişimcilik potansiyeli ve üretim kapasitesi önemli avantajlar sunuyor. Buna karşılık, firmalar arasındaki teknoloji farkı, beceri açığı ve özellikle küçük işletmelerde dijital dönüşümün yavaş ilerlemesi zayıf halkalar olarak öne çıkıyor. Asıl mesele, teknoloji üretmek kadar bu teknolojiyi ekonominin geneline yayabilmek.
Akademisyen olarak Türkiye’de ekonomi politikaları ile akademi arasında yeterli etkileşim var mı?
Türkiye’de akademi ile ekonomi politikası arasında yeterli düzeyde bir etkileşim olduğunu düşünmüyorum. Elbette bireysel temaslar ve görüşüne başvurulan akademisyenler var; ancak bu ilişki daha çok seçici, dönemsel ve kimi zaman politik dinamiklerle şekilleniyor. Oysa sağlıklı olan, akademinin karar alma süreçlerine kurumsal ve düzenli bir şekilde entegre edilmesidir. Etki analizleri, veri paylaşımı, bağımsız değerlendirme mekanizmaları ve açık tartışma kültürü güçlenmeden bu ilişkinin derinleşmesi mümkün değil. Akademinin kendi içine kapanma riski olduğu gibi, siyasetin de eleştirel bilgiye mesafeli yaklaşma eğilimi bulunuyor. Oysa nitelikli ekonomi politikaları, teknik kapasite ile entelektüel çoğulculuğun birlikte çalıştığı ortamlarda gelişir.
Türkiye ekonomisinin en büyük yanılgısı sizce nedir? Bugün tek bir politika değişikliği yapma gücünüz olsa neyi değiştirirdiniz?
Türkiye ekonomisindeki en büyük yanılgı, büyümenin kolaylıkla ikame edilebileceği düşüncesidir. Kurumsal kalite, hukuk güvenliği, eğitim seviyesi ve verimlilik artışı zayıf olsa bile; kredi genişlemesi, tüketim ve inşaat üzerinden sürdürülebilir bir büyüme sağlanabileceği varsayılıyor. Bu yaklaşım, belirli dönemlerde büyüme rakamları üretebilir; ancak kalıcı refah oluşturmaz. Eğer tek bir politika değişikliği yapma imkânım olsaydı, para politikası, maliye politikası ve yapısal reformları aynı çatı altında toplayan, kurala dayalı bir orta vadeli program oluştururdum. Merkez Bankası bağımsızlığı, şeffaf bütçe disiplini ve sanayi ile eğitim politikalarının eşgüdümü sağlanmadan Türkiye ekonomisi kısa vadeli kazanımları önceleyen, uzun vadeli hedefleri erteleyen bir yapı olmaya devam eder.