Lütfen ODMD Gladyatör için Tıklayınız > Lütfen Magma Tıklayınız >
İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Uyduranoğlu Ana Sayfa > Seçtiğiniz Site Kısmı > 

PROF. DR. AYŞE UYDURANOĞLU

İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi

GERÇEK KALKINMA, ÇEVREYİ VE TOPLUMU GÖZ ARDI ETMEDEN MÜMKÜN

EKONOMİK BÜYÜMENİN ÇEVRESEL MALİYETLERİ GÖZ ARDI EDİLDİĞİNDE YANILTICI OLABİLECEĞİNİ BELİRTEN İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ EKONOMİ BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. AYŞE UYDURANOĞLU, SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMANIN ANCAK EKONOMİ, ÇEVRE VE TOPLUM DENGESİNİN BİRLİKTE KURULMASIYLA MÜMKÜN OLDUĞUNU SÖYLÜYOR.

Türkiye ekonomisini çevre politikaları açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Sürdürülebilir kalkınma sizce Türkiye’de ne kadar içselleştirildi?

Ekonomik büyüme dediğimiz kavram, temelde gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) üzerinden hesaplanır. Bir ekonominin bir önceki yıla göre daha fazla üretim yapıp yapmadığına bakılır ve üretimdeki artış büyüme olarak değerlendirilir. Ancak bu hesaplama yöntemi, önemli bir eksikliği de beraberinde getirir: Çevreye verilen zarar bu hesapların içinde yer almaz. Bu noktada özellikle Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası kurum, GSYİH’nin tek başına yeterli bir gösterge olmadığını vurguluyor. Çünkü çevresel maliyetler hesaba katıldığında, aslında büyüme olarak gördüğümüz artışların gerçekte çok daha farklı sonuçlar doğurduğu ortaya çıkabilir. Hatta bazı durumlarda, ekonomik olarak büyüdüğümüzü düşünürken aslında küçülüyor olabiliriz.

Bu konuda en çarpıcı çalışmalardan biri, Londra Ekonomi Okulu’ndan Prof. Nicholas Stern tarafından hazırlanan ve “Stern Raporu” olarak bilinen araştırmadır. 2006 yılında yayımlanan bu rapor, iklim değişikliğine karşı önlem alınmaması durumunda küresel ekonominin yüzde 10 ila 15 oranında daralabileceğini ortaya koymuştur. Buna karşılık, gerekli önlemlerin maliyetinin yalnızca yüzde 1 civarında olduğu hesaplanmıştır.

Daha sonraki yıllarda yapılan güncellemeler, bu maliyetin yüzde 1,5–2 seviyelerine çıktığını gösterse de, önlem almamanın ekonomik bedelinin çok daha yüksek olduğu açıkça görülmektedir. Günümüzde ise aşırı hava olaylarının artması, iklim krizinin etkilerini daha görünür ve daha maliyetli hale getirmiştir. Nitekim 2024 yılında yayımlanan bilimsel çalışmalar, gerekli adımlar atılmadığı takdirde uzun vadede küresel ekonomide yüzde 20’ye varan kayıpların, yüzyıl sonunda ise yüzde 60’a kadar ulaşabilecek küçülmelerin mümkün olabileceğine işaret etmektedir.

Tüm bu veriler bize şunu açıkça gösteriyor: Çevreye verilen zarar dikkate alınmadan sürdürülebilir bir büyümeden söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma, yalnızca ekonomik büyüme değil; aynı zamanda çevresel ve sosyal dengelerin birlikte gözetildiği bir modeldir. Ekonomi ile çevre arasında çift yönlü bir ilişki bulunur. Bir yandan ekonomik faaliyetler için doğal kaynaklara ihtiyaç duyarız, diğer yandan üretim ve tüketim süreçleri sonucunda çevreye atık bırakırız. Ekolojik sürdürülebilirlik ise bu iki yönlü akış arasında bir denge kurulmasını gerektirir. Ancak bugün geldiğimiz noktada bu denge ciddi şekilde bozulmuş durumda. Doğal kaynakların yenilenme hızının çok üzerinde bir tüketim söz konusu. Gezegenin bize sunduğu kaynakları yılın henüz ortalarında tüketiyor ve ekolojik sınırları aşmaya devam ediyoruz. Aynı şekilde, atmosfere salınan sera gazları ve diğer atıklar da çevrenin absorbe edebileceği seviyelerin çok üzerine çıkmış durumda.

Bu nedenle artık yalnızca büyümeyi değil, kalkınmayı konuşmamız gerekiyor. Çünkü büyüme bir hesaplama yöntemidir; ancak kalkınma, elde edilen ekonomik değerin topluma nasıl yansıdığıyla ilgilidir. Eğitimden sağlığa, gelir dağılımından yaşam kalitesine, temiz suya ve temiz havaya erişimden dijital imkânlara kadar birçok unsur kalkınmanın parçasıdır. Sonuç olarak, sürdürülebilir kalkınmanın sağlanabilmesi için ekonomik, çevresel ve sosyal boyutların birlikte ele alınması şarttır. Aksi halde bugün elde edilen büyüme, geleceğin refahından ödün verilerek sağlanmış olacaktır.

Türkiye’nin mevcut iklim politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Karbon nötr hedefler sizce gerçekçi mi?

Türkiye’de iklim politikalarına yönelik adımların geç atıldığını söylemek mümkün. Karbon fiyatlandırma mekanizmaları uzun süredir gündemde olsa da uygulama süreci yavaş ilerledi. Bu durumun temel nedeni, emisyon ticaret sistemi gibi araçların teknik ve kurumsal açıdan kapsamlı bir hazırlık gerektirmesi. Hem iş dünyasının hem de kamu tarafının bu dönüşüme uyum sağlaması zaman alıyor. Türkiye’nin 2053 yılı için açıkladığı karbon nötr hedefi önemli olmakla birlikte, bu hedefe ulaşmayı sağlayacak ara hedeflerin net olmaması dikkat çekiyor. Avrupa Birliği’nin 2030 yılına kadar yüzde 55 emisyon azaltım hedefi gibi somut ara basamaklar belirlemesi, sürecin izlenebilirliğini artırıyor. Türkiye’de ise bu tür ara hedeflerin eksikliği, dönüşümün hızını ve inandırıcılığını sınırlayabiliyor. Buna karşın Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyeli oldukça güçlü. Güneş, rüzgâr ve hidroelektrik kaynaklar, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltma açısından önemli fırsatlar sunuyor. İklim politikaları kısa vadede maliyet yaratabilir; ancak uzun vadede yeni yatırım alanları, istihdam ve teknolojik gelişim fırsatlarıyla ekonomik büyümeyi destekleyebilir.

Karbon vergisi Türkiye’de uygulanabilir mi, yoksa ekonomik açıdan riskli mi?

Karbon vergisi, emisyon ticaret sistemiyle birlikte temel karbon fiyatlandırma araçlarından biridir ve farklı koşullarda her iki yöntem de etkili olabilir. Ancak bu tür politikalar genellikle toplumda yeni bir mali yük algısı yarattığı için başlangıçta dirençle karşılaşır.

Türkiye’de vergi gelirlerinin önemli bir kısmının tüketim vergilerinden oluşması, karbon vergisini daha hassas bir konu haline getirir. Bu verginin tüketim temelli olması, düşük gelirli kesimler üzerinde daha fazla yük oluşturmasına neden olabilir. Bu nedenle karbon vergisinin, sosyal adalet boyutu gözetilerek dikkatli tasarlanması gerekir.

Karbon vergisinin amacı gelir elde etmek değil.  Çevreye zarar veren faaliyetlerin dışsal maliyetleri karbon vergisiyle fiyatlara yansıtılarak, çevre lehine davranış değişikliği sağlamak verginin ana amacıdır. Bu noktada belirleyici olan, elde edilen gelirin nasıl kullanıldığıdır. Vergi gelirlerinin yeşil dönüşüm, enerji verimliliği ve sosyal destekler için değerlendirilmesi, hem çevresel fayda sağlar hem de toplumsal direnci azaltır.

Sonuç olarak karbon vergisi Türkiye’de uygulanabilir bir araçtır. Ancak başarısı, adil, şeffaf ve amacına uygun bir şekilde kurgulanmasına bağlıdır. Doğru uygulandığında yalnızca mali bir yük değil, sürdürülebilir dönüşümü destekleyen etkili bir politika aracına dönüşebilir.

Türkiye’de sürdürülebilir ulaşım politikalarının önündeki en büyük engel nedir? Elektrikli araçlar ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyim?

Elektrikli araçlar konusu üzerine çalışmalarımı doktora dönemimde, özellikle İngiltere örneği üzerinden yürütmüştüm. Bu alanda teorik modellemeler yaptık ve aslında şunu unutmamak gerekir: Otomotiv sektörünün ilk dönemlerinde araçlar zaten elektrikliydi. Zamanla fosil yakıtlı araçlar yaygınlaştı.

Elektrikli araçların geçmişte hız, batarya kapasitesi ve şarj altyapısı gibi bazı sınırlılıkları vardı. Ancak bugün bu sorunların büyük ölçüde aşıldığını görüyoruz. Zaman içinde şarj altyapısının yaygınlaşmasıyla birlikte bu alanın daha da gelişeceğini düşünüyorum. Bu nedenle elektrikli araçları teknik anlamda bir sorun olarak görmüyorum.

Ancak burada iki önemli noktaya dikkat çekmek gerekiyor. İlk olarak, elektrikli araçlar şehir içi hava kirliliğini azaltabilir. Fakat bu durum, elektriğin hangi kaynaktan üretildiğine bağlıdır. Eğer elektrik yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanıyorsa, gerçekten çevre dostu bir çözümden söz edebiliriz. Ancak elektrik üretimi fosil yakıtlara dayanıyorsa, bu durumda emisyonları ortadan kaldırmak yerine yalnızca coğrafi olarak yer değiştirmiş oluruz. Şehirlerde hava kalitesi iyileşirken, enerji üretiminin yapıldığı bölgelerde emisyon artışı yaşanabilir. Bu nedenle elektrikli araçların çevresel etkisini değerlendirirken enerji üretim kaynaklarını mutlaka dikkate almak gerekir.

İkinci önemli konu ise trafik yoğunluğu ve buna bağlı sorunlardır. Elektrikli araçlar hava kirliliğini azaltabilir; ancak trafik sıkışıklığına çözüm sunmaz. Özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde trafik yoğunluğu ciddi bir ekonomik ve sosyal maliyet yaratmaktadır. Günlük ortalama iki saate varan trafik süresi, zamanın verimsiz kullanımı anlamına gelir ki zaman, ikamesi olmayan en değerli kaynaklardan biridir.

Bu noktada sürdürülebilir ulaşım politikalarının temelinde toplu taşıma yatırımları yer almalıdır. İstanbul’da son yıllarda bu alanda önemli adımlar atılmış olsa da daha fazla yatırım yapılması gerektiği açık. Bunun yanı sıra trafik sıkışıklığının fiyatlandırılması gibi uygulamalar da önemli bir politika aracı olabilir. Londra, Milano ve Stockholm gibi şehirlerde uygulanan bu sistemlerde, yoğun bölgelere giriş ücretlendirilmekte ve elde edilen gelir toplu taşıma altyapısının geliştirilmesinde kullanılmaktadır. Bu uygulamaların başarılı sonuçlar verdiği görülmektedir.

Sonuç olarak sürdürülebilir ulaşım, tek bir çözümle sağlanabilecek bir alan değildir. Elektrikli araçlar bu dönüşümün önemli bir parçasıdır; ancak yeterli değildir. Enerji üretiminden şehir planlamasına, toplu taşıma yatırımlarından bireysel ulaşım tercihlerine kadar çok boyutlu ve bütüncül bir yaklaşım gerekmektedir.


Lütfen Tüm Üyelerimiz için Tıklayınız >




prev
next