KADİR CERAN

Dijital Dönüşüm ve Sürdürülebilirlik Derneği Başkanı
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK YOKSA DİJİTALLEŞMENİN DE BİR ANLAMI YOK
DİJİTAL DÖNÜŞÜM VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK DERNEĞİ (DDSDER) BAŞKANI KADİR CERAN, DİJİTAL VE YEŞİL DÖNÜŞÜMÜN ARTIK AYRIŞTIRILAMAZ BİR BÜTÜN HALİNE GELDİĞİNİ VURGULAYARAK İKİZ DÖNÜŞÜMÜN KAÇINILMAZ OLDUĞUNA DİKKAT ÇEKİYOR. CERAN’A GÖRE KARBON AYAK İZİNİ ÖLÇEMEYEN, VERİSİNİ ETKİN ŞEKİLDE YÖNETEMEYEN VE DÖNÜŞÜMÜNÜ BÜTÜNCÜL BİR STRATEJİYLE KURGULAMAYAN ŞİRKETLERİN İSE YENİ DÖNEMDE OYUN DIŞINDA KALMASI KAÇINILMAZ GÖRÜNÜYOR.
Dijital dönüşüm ve sürdürülebilirlik bugün neredeyse her sektörde konuşuluyor. Sizce bu iki kavram neden artık birlikte ele alınmak zorunda?
Dijital teknolojiler, sürdürülebilirlik hedeflerinin uygulanabilirliğini sağlar. Sürdürülebilirlik ise dijital dönüşümün yönünü belirler. Karbon ayak izini ölçmeden azaltamazsınız. Veri toplamak için nesnelerin interneti ve sensör altyapısı kurmak gerekir. Literatür bu süreci “ikiz dönüşüm” olarak tanımlıyor. Dijital dönüşüm ve yeşil dönüşüm kavramlarını ayırmak metodolojik bir hatadır. Sadece dijitalleşmek yetmez. Dönüşüm enerji tüketimini artırıyor ve kaynak verimsizliği yaratıyorsa, sürdürülebilir bir model kurmuyorsunuz demektir. “Ne kadar dijitaliz?” yerine, “Ne kadar sürdürülebilir dijitaliz?” sorusu daha anlamlıdır. Üzerinde yaşanabilir bir gezegen olmadığı durumda, dijital olmanın bir anlamı yoktur. Özellikle otomotiv sektöründe elektrifikasyon, bağlantılı araçlar ve mobilite platformları bu ikiz dönüşümün merkezinde yer alıyor. Fabrikalarda uç bilişim cihazları ve sensörler kullanıyoruz. Yapay zekâ algoritmaları ile üretim hatlarındaki devasa veriyi işleyip operasyonları optimize ediyoruz. Derin öğrenme modelleri sayesinde makine duruş sürelerini önceden tahmin ediyoruz. Rekabet hiç olmadığı kadar sertleşiyor. Bu iki konsepti entegre etmeyen kurumlar, finansal ve fiziksel kaynaklarını boşa harcar.
Dijital dönüşüm süreçlerinde en sık yapılan hatalar neler? Kurumlar genellikle hangi noktada zorlanıyor?
Dönüşüm teknoloji ile değil, kültür ile başlar. Zihniyet, liderlik yaklaşımı ve karar alma biçimi değişmelidir. Teknoloji sadece hızlandırıcı bir araçtır. Dönüşüm üst yönetim ile başlar, ekipler ile anlam bulur. Güçlü bir liderlik gereklidir.
Kurumlar, yabancı bir yazılım lisansı satın almayı teknoloji yatırımı sanıyor. Bence şirket kültürünü değiştirmek daha önemli. O nedenle uzun zamandır “üçüz dönüşüm” kavramını kullanıyorum.
Bu yolda en çok gördüğüm hatalar şunlar:
• Teknik tarafı doğru anlamamak (örneğin “ikiz dönüşüm” konusu).
• İş modelini değiştirmeden doğrudan otomasyon odaklı yatırımlar yapmak.
• Anlamlandırılmayan devasa verilerle stratejisiz ilerlemek.
• Departmanlar arası bilgi silolarını inatla korumak.
• Değişim yönetimi ve çalışan eğitimini bütçelerde son sıraya atmak.
Eski iş yapış biçimlerini bırakmak, kurumların en çok zorlandığı noktadır. Şirketler, eski performans göstergeleri ile yeni dünyayı yönetmeye çalışıyor. Bugün sıfırdan başlasak, bu işi yine böyle mi yapardık? Bütün paydaşları farklı bir bakış açısı ile aynı masaya oturtmayan kurumlardan inovasyon beklemeyin. Her şeyi bilmekten ziyade, polimat kimliğiyle doğru sorular soran; farklı noktaları ve insanları birbirine bağlayan bir liderlik tipine ihtiyacımız var.
Girişimcilik ekosisteminde dijital dönüşüm ve sürdürülebilirlik farkındalığını nasıl görüyorsunuz?
İTÜ Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi (Ginova) Danışma Kurulu Üyesi olarak ekosisteme baktığımızda, girişimlerin dijital ve yeşil dönüşümü büyük kurumlardan çok daha hızlı içselleştirdiğini görüyoruz. Özellikle iklim teknolojileri, mobilite ve yapay zekâ tabanlı verimlilik çözümleri son dönemde ciddi bir ivme kazanmış durumda. Bu girişimler adeta doğuştan dijital ve doğuştan sürdürülebilir bir bakış açısıyla yola çıkıyor. Genç girişimcilerdeki farkındalık seviyesi oldukça yüksek. Ancak iş modeli derinliği ve ölçeklenebilirlik konusunda hâlâ gelişim alanları bulunuyor. Sürdürülebilirliği yalnızca bir pazarlama unsuru olarak konumlandıran girişimler ise etki ölçümü tarafında zayıf kalıyor. Ayrıca sadece yazılım geliştirmek ya da mobil uygulamalar üretmek, büyük ölçekli endüstriyel iklim sorunlarını çözmek için yeterli değil. Özellikle donanım odaklı girişimlerde “ölüm vadisi” olarak adlandırılan kritik geçiş sürecini aşmak çok daha zorlu bir yolculuk gerektiriyor. Bu noktada odaklanmamız gereken temel başlıklar net. Problemi merkeze alan ve gerçek dünyaya dokunan donanım prototipleri geliştirmek, robotik, ileri malzeme bilimi ve yapay zekâyı bir araya getiren derin teknoloji girişimlerine yönelmek kritik önem taşıyor. İTÜ’de bu vizyonla hareket ederek üniversite, sanayi ve yatırım dünyasını aynı masada buluşturan bir yapı kuruyoruz. Açık inovasyon modelleriyle, kurumsal firmalar, girişimler ve akademi arasında gerçek bir iş birliği zemini oluşturmayı hedefliyoruz. Buradaki temel soru şu: Bu ekosistemde yalnızca yatırım mı yapıyoruz, yoksa birlikte dönüşüyor muyuz? Bu yaklaşım doğrultusunda İTÜ bünyesinde iki yeni programı da hayata geçirdik. Özellikle proje takımlarına odaklanan bu yapılarla, girişimciliği sadece bir fikir aşamasından çıkarıp, somut ve ölçeklenebilir çözümlere dönüştürmeyi amaçlıyoruz.

Önümüzdeki 5–10 yıl için baktığınızda, dijital dönüşüm ve sürdürülebilirlik alanında hangi eğilimler daha belirleyici olacak?
Önümüzdeki 5–10 yılı “verimlilik” ve “dayanıklılık” yılları olarak tanımlıyorum. Bu dönemin en kritik kazanımı ise karar kalitesinin artması olacak. Artık sezgiyle değil, veriyle hareket eden bir iş dünyasından söz ediyoruz. Asıl farkı yaratacak olan ise sadece hızlı olmak değil, doğru yönü bulabilme yeteneği. Bu dönüşümün merkezinde birkaç temel teknoloji başlığı öne çıkıyor. Yapay zekâ destekli tahmine dayalı bakım ve enerji optimizasyonu çözümleri, operasyonel verimliliği ciddi ölçüde artıracak. Dijital ikizler ve simülasyon teknolojileri, fiziksel prototip maliyetlerini neredeyse sıfıra indirerek Ar-Ge süreçlerini hızlandıracak. Blokzincir tabanlı sistemler, tedarik zincirinde şeffaflık sağlayarak döngüsel ekonomi modellerini güçlendirecek. Endüstriyel robotik ve humanoid robotlar ise insan gücünü tehlikeli ve tekrarlı işlerden kurtararak hem verimliliği hem de iş güvenliğini yeniden tanımlayacak.
Dijital dönüşümün sürdürülebilirliğe katkısı ise üç somut başlıkta ortaya çıkıyor. İlki görünürlük. Emisyon, enerji, su ve atık verileri artık gerçek zamanlı izlenebilir hale geliyor. Bu, yönetilemeyen hiçbir alanın kalmaması anlamına geliyor. İkincisi optimizasyon. İleri analitik sayesinde aynı çıktıyı daha az kaynakla üretmek mümkün hale geliyor. Üçüncüsü ise katılım. Tedarikçilerden müşterilere kadar tüm paydaşların sürece dahil edilmesi, sürdürülebilirliğin sadece bir şirket hedefi olmaktan çıkıp ekosistem yaklaşımına dönüşmesini sağlıyor. Bu noktada en kritik yatırım alanlarından biri de insan kaynağı. İş gücünün teknolojik yetkinliklerle yeniden eğitilmesi, dönüşümün sürdürülebilirliği açısından belirleyici olacak. Aynı zamanda yapay zekânın tükettiği enerji ile ürettiği değer daha fazla sorgulanacak ve “yeşil yapay zekâ” kavramı önümüzdeki dönemin önemli başlıklarından biri haline gelecek. Bugün dijital dönüşümü hızlandırıyoruz. Ancak asıl soru şu: Yönümüz doğru mu? Çünkü hız, yön doğru değilse yalnızca daha hızlı hata yapmanızı sağlar.
Otomotiv sektörü bugün nerede ve geleceğini nasıl öngörüyorsunuz? Bu alandaki çalışmalarınızdan da bahseder misiniz?
Otomotiv sektörü artık klasik bir donanım üreticisi kimliğinin ötesine geçerek uçtan uca hizmet sunan bir mobilite ekosistemine dönüşüyor. Rekabetin ekseni de köklü bir şekilde değişmiş durumda. Bugün üstünlük, yalnızca motor gücüyle değil; yazılım kabiliyeti, veri yönetimi ve bağlantılı sistemler üzerinden belirleniyor. Araçlar artık sadece bir ulaşım aracı değil, sürekli internete bağlı, veri üreten yüksek performanslı bilgisayarlar haline geldi. Türkiye açısından bakıldığında güçlü üretim altyapısı ve tedarik zinciri önemli bir fırsat sunuyor. Ancak bu avantajın sürdürülebilir olması için Tier 1 ve Tier 2 tedarikçilerin dijital ve yeşil dönüşümü hızla tamamlaması gerekiyor. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, karbon ayak izini ölçemeyen ve yönetemeyen tedarikçileri doğrudan rekabet dışı bırakacak. Bu noktada yan sanayi hiç olmadığı kadar kritik bir rol üstleniyor. OEM’lerin odağında kusursuz üretim yer alırken, asıl rekabet avantajı alt sistemlerin entegrasyonundaki bilgi birikimiyle şekilleniyor. Bu dönüşümün sağlıklı ilerleyebilmesi için öncelikle yan sanayide dijital olgunluk seviyesinin yükseltilmesi gerekiyor. TÜBİTAK TÜSSİDE’nin DDX+ modeli bu alanda önemli bir referans noktası sunuyor. Bununla birlikte otonom sürüş algılayıcıları ve gelişmiş batarya yönetim sistemleri gibi yüksek katma değerli teknolojilerin yerli olarak geliştirilmesi kritik öneme sahip.
Elektrikli araçların yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda mobil enerji depolama birimleri olarak kurgulanması da dönüşümün önemli bir parçası. Araçtan şebekeye teknolojileri bu anlamda yeni bir enerji ekosisteminin kapılarını aralıyor. Döngüsel ekonomi perspektifinde ise lityum iyon bataryaların ikinci ömür kullanımı hem maliyet hem de sürdürülebilirlik açısından stratejik bir alan olarak öne çıkıyor. Bu dönüşümün başarısı, KOBİ’lerin de sürece dahil edilmesiyle mümkün. Dijital, yeşil ve insan odaklı dönüşümün birlikte tasarlanması, ekosistemin bütünsel olarak güçlenmesini sağlayacaktır. Bugün otomotiv markalarının dev yazılım şirketleriyle kurduğu iş birlikleri, sektörün yönünü açıkça gösteriyor. Gelecek; kusursuz mekanik tasarımı, yapay zekâ ve temiz enerji ile entegre edebilenlerin olacak. Sosyo-ekonomik açıdan bakıldığında ise bayi ağlarının dönüşümü ve şarj altyapısının yaygınlaştırılması, bu değişimin vazgeçilmez unsurları arasında yer alıyor. Aynı şekilde finansman modellerinin de bu yeni mobilite dünyasına uyum sağlaması gerekiyor. Sonuç olarak bu dönüşümü yalnızca bir teknoloji yatırımı olarak değil; kültürel ve stratejik bir yolculuk olarak gören kurumlar, önümüzdeki on yılın kazananları olacak.