DOÇ. DR. DERYA HEKİM

Bursa Uludağ Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi
JEOPOLİTİK RİSKLERİN ARTTIĞI BİR DÜNYADA EKONOMİK STRATEJİLERİMİZİ YENİDEN DÜŞÜNMELİYİZ
KÜRESEL KRİZLERİN VE JEOPOLİTİK GERİLİMLERİN ŞEKİLLENDİRDİĞİ YENİ DÜNYA DÜZENİNDE ENERJİ GÜVENLİĞİ, SANAYİLEŞME VE STRATEJİK ÜRETİM POLİTİKALARI GİDEREK DAHA KRİTİK HALE GELİYOR. BURSA ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ DOÇ. DR. DERYA HEKİM, TÜRKİYE EKONOMİSİNİN 2026 YILINA İLİŞKİN GÖRÜNÜMÜNÜ VE DEĞİŞEN KÜRESEL DENGELER KARŞISINDA İZLENMESİ GEREKEN SANAYİ VE TİCARET POLİTİKALARINI DEĞERLENDİRİYOR.
Global gelişmelerin ve savaşların ekonomik etkilerini değerlendirir misiniz?
Küresel krizden sonra dünya farklı bir döneme girdi ve önemli bir kırılma yaşandı. Bugün bu süreci, jeopolitik risklerin giderek arttığı bir ortamda deneyimliyoruz. Çevremizde yaşanan savaşlar, daha önce de altını çizdiğimiz pek çok konunun yeniden gündeme gelmesine neden oluyor. Bu başlıkların en önemlilerinden biri ise enerji arz güvenliği. Ülkeler artık enerjiye erişimin ve özellikle de kendi kendine yeten bir enerji yapısına sahip olmanın ne kadar kritik olduğunu daha net görüyor. Aslında bunun ilk işaretlerini Ukrayna krizi sırasında görmüştük. O krizden çıkarılan bazı dersler oldu. Örneğin Avrupa ülkeleri enerji stoklarını artırdı, Çin de ciddi bir stoklama politikası izledi. Ancak buna rağmen petrol piyasalarının hâlâ ciddi dalgalanmalar yaşadığını görüyoruz ve bu dalgalanmaların bir süre daha devam etmesi bekleniyor.
Kısa vadede petrol fiyatlarının görece yüksek seyrettiği bir döneme giriyoruz. Bunun en önemli nedenlerinden biri Hürmüz Boğazı’nda yaşanan riskler. Boğazın açılması durumunda bile geçişlerin sigorta maliyetleri önemli ölçüde arttı. Ayrıca savaşların kısa sürede kalıcı bir barışla sonuçlanmayacağı da artık büyük ölçüde anlaşılmış durumda. Bir ateşkes ihtimali olsa bile bunun petrol fiyatlarını eski seviyelerine çekmesi pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle petrol fiyatlarının bir süre daha yüksek kalması bekleniyor. Kısacası kısa ve orta vadede fiyatların yüksek seyrettiği bir dönem yaşayacağız. Uzun vadeye baktığımızda ise ülkelerin giderek daha fazla kendi kendine yetmeye odaklandığını görüyoruz. Avrupa’da bunun örneklerinden biri “Made in Europe” yaklaşımı. ABD’de ise Trump döneminden itibaren iç sanayiyi güçlendirmeye yönelik politikaların öne çıktığını biliyoruz. Çin zaten uzun süredir kendi kendine yeten bir üretim yapısını güçlendirmeye çalışıyor. Türkiye açısından bakıldığında ise artık eski dünyadan farklı bir dönemde olduğumuzu kabul etmek gerekiyor. Artık tam anlamıyla barış ortamının hâkim olduğu ve serbest ticaretin sorunsuz işlediği bir dünya yok. Bu nedenle Türkiye’nin de ekonomik ve stratejik planlamasını bu yeni küresel düzene göre şekillendirmesi gerekiyor.
2026 yılının ilk çeyreğiyle ilgili büyüme, enflasyon, dış ticaret, yabancı yatırımcılar ve kurlar açısından beklentilerinizi paylaşabilir misiniz?
2026 yılı için Türkiye ekonomisinin büyümeye devam edeceğini düşünüyorum. Ancak bu büyüme, potansiyel büyümenin altında kalacak gibi görünüyor. Türkiye’nin potansiyel büyüme oranı yaklaşık %4 civarında. Ben ise 2026 yılında %3,5 civarında bir büyüme bekliyorum. Bunun temel nedeni, yüksek faiz ortamı ve şu anda yaşadığımız maliyet artırıcı arz şoku.
Bu gelişmelerin ekonomide daraltıcı etkileri bir süre daha devam edecek. Nitekim sanayi üretimi verilerine baktığımızda 2026 yılına zayıf bir başlangıç yaptığımızı görüyoruz. Ocak ayı sanayi üretim verileri bu açıdan oldukça sınırlı bir performansa işaret ediyor. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi büyümeye devam edecek ancak potansiyelinin altında bir büyüme yaşayacaktır. Aslında bu durum Merkez Bankası’nın uyguladığı programla da uyumlu. Merkez Bankası, enflasyonla mücadele edebilmek için ekonominin bir süre daha düşük bir büyüme hızında ilerlemesi gerektiğini sık sık vurguluyor. Ancak bugüne kadar Türkiye ekonomisi genellikle tahmin edilenden biraz daha yüksek büyüme performansı gösterdi. Bu nedenle yıl sonunda yaklaşık yüzde 3,5 civarında bir büyüme görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Elbette bu tahminleri yaparken mevcut koşulları baz alıyoruz. Eğer enerji piyasalarında yaşanan gerilimler uzar ve petrol fiyatları örneğin 150 dolar seviyelerine kadar yükselirse, bu durumda tüm ekonomik dengeler yeniden değişebilir.
Enflasyon tarafına baktığımızda ise tablo biraz daha zorlayıcı. Aslında savaş ve enerji şoku ortaya çıkmadan önce de enflasyon hedeflerinden bir miktar sapma yaşandığını görüyorduk. Yılın ilk iki ayında yaklaşık %8 civarında bir enflasyon gerçekleşti. Oysa Merkez Bankası’nın 2026 yılı için belirlediği ara enflasyon hedefi %16 seviyesindeydi. Yani yılın daha ilk iki ayında bu hedefin yarısına ulaşılmış durumda. Bu nedenle yıl içinde enflasyon hedefinde bir güncelleme yapılması oldukça olası görünüyor. Buna bir de petrol fiyatlarındaki artışı eklediğimizde enflasyon üzerinde ek bir baskı oluşacaktır.
Benim petrol şoku öncesindeki enflasyon tahminim %24 civarındaydı. Ancak mevcut gelişmeler ışığında yıl sonunda enflasyonun %25–26 seviyelerinde gerçekleşmesi daha olası görünüyor. Bunun önemli bir nedeni de Türkiye’deki bazı yapısal sorunlar. Özellikle gıda fiyatları, kira artışları ve eğitim maliyetleri enflasyonu yukarı çeken temel unsurlar arasında yer alıyor. Bu alanlarda yapısal reformlar yapılmadığı sürece yalnızca faiz politikasıyla enflasyonu kalıcı olarak %20’nin altına indirmek oldukça zor.
Öte yandan uzun süredir uygulanan değerli TL politikası da ihracat üzerinde etkisini göstermeye başladı. Kurun ihracatı etkilemediği yönünde zaman zaman görüşler dile getiriliyor; ancak hem ampirik çalışmalar hem de saha gözlemleri bunun doğru olmadığını gösteriyor. Mevcut maliyet yapısıyla bazı sektörlerde ihracatçılar yeni sipariş almakta zorlanmaya başlayabilir. Özellikle otomotiv sektöründe üretim maliyetlerinin bazı Avrupa ülkeleriyle rekabet edebilecek seviyelere yükseldiğini görüyoruz.
Şimdiye kadar ihracat büyük bir daralma yaşamadan devam etti. Bunun nedeni de daha önce yapılmış anlaşmaların devam etmesi ve firmaların düşük kâr marjlarıyla da olsa üretimi sürdürmeleri oldu. Ancak yeni siparişlerin alınması açısından önümüzdeki dönemde daha zor bir tabloyla karşılaşabiliriz.

2026 yılında ülkemizde ekonomik politikalar ve stratejiler nasıl belirlenmeli?
Benim görüşüme göre Türkiye’nin en önemli ihtiyaçlarından biri kapsamlı ve uzun vadeli bir sanayi politikasıdır. Bunu uzun yıllardır dile getiriyorum. Türkiye’nin stratejik bir sanayi politikasına ihtiyacı var. Burada sanayi politikası derken yalnızca üretimi artırmaya yönelik dar bir yaklaşımı kastetmiyorum. Sanayileşmeyi merkeze alan, diğer tüm alanları da bunun etrafında şekillendiren bütüncül bir stratejiden söz ediyorum. Öncelikle hangi sektörlerin stratejik olarak geliştirileceği net biçimde belirlenmeli. Daha sonra altyapı, eğitim sistemi, ulaşım ağları ve lojistik yatırımları bu hedeflere göre planlanmalı. Hangi sektörleri büyütmek istiyorsanız, eğitim sisteminizi de buna göre tasarlamalısınız. Hangi limanların kullanılacağı, hangi ulaşım ağlarının güçlendirileceği, tarımın bu sanayi stratejisini nasıl destekleyeceği gibi tüm başlıklar tek bir stratejik planın parçası olmalı.
Türkiye’de sıkça “yüksek teknolojili üretime geçiyoruz” ifadesi kullanılıyor. Ancak bu geçiş planlı ve stratejik bir tercihin sonucu olarak değil, büyük ölçüde küresel gelişmelerin etkisiyle gerçekleşiyor. Eğer gerçekten yüksek teknoloji üretimine geçmek istiyorsak bunu planlı bir şekilde yapmak zorundayız. Tüm iş gücünü savunma sanayinde istihdam etmek mümkün değil. Savunma sanayinin çevresinde gelişen diğer teknolojik sektörler oluşturulmalı ve farklı sektörlerden gelen çalışanların da bu yeni alanlara entegre olabileceği bir model kurulmalı.
Bu strateji yalnızca sanayiyi değil, tarımı da kapsamalı. Eğitim politikaları, altyapı yatırımları ve ekonomik hedefler aynı vizyon etrafında şekillenmeli. Eğitim politikalarının da ekonomik hedeflerle uyumlu hale getirilmesi gerekiyor. Nitelikli insan kaynağı olmadan sanayileşme hedeflerinin gerçekleşmesi mümkün değil.
Öte yandan küresel düzeyde de ülkelerin yeniden sanayileşmeye yöneldiğini görüyoruz. ABD’nin uyguladığı ticaret politikaları ve tarifeler, imalat sanayindeki üretimi artırma çabasının bir parçası. Avrupa Birliği’nin “Made in Europe” yaklaşımı ve Yeşil Mutabakat kapsamında getirdiği düzenlemeler de aslında birer sanayi politikası olarak değerlendirilebilir. Bugün dünya; enerji arz güvenliğinin, gıda güvenliğinin ve üretim kapasitesinin stratejik hale geldiği bir dönemden geçiyor. Bu nedenle Türkiye’nin de bu yeni küresel düzene uygun bir sanayileşme vizyonu geliştirmesi gerekiyor. Son yıllarda sanayinin bir miktar geri planda kaldığını düşünüyorum. Oysa hizmet sektöründeki gelişmeler önemli olsa da sanayi ekonominin temel direklerinden biridir.
Dış ticaret politikaları da önemli bir başlık. Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesi büyük önem taşıyor. Mevcut anlaşma güncellenmediği için bazı yeni ticaret düzenlemeleri Türkiye açısından dezavantaj yaratabiliyor. “Made in Europe” düzenlemesi de Türkiye açısından önemli bir gelişme. Yeni düzenlemelerde Türkiye’nin de Avrupa üretim zincirinin bir parçası olarak değerlendirilmesi söz konusu. Ancak bu süreç tamamen tamamlanmış değil ve hâlâ müzakere edilmesi gereken bazı başlıklar var. Örneğin Avrupa kamu alımlarında Avrupa üretimini önceliklendiren düzenlemeler getiriyor. Türkiye’nin de bu kapsamda değerlendirilmesi önemli bir fırsat. Ancak Türkiye’deki bazı kamu ihalesi uygulamalarının yerli üretimi %15 oranında avantajlı hale getirmesi Avrupa tarafından korumacılık olarak değerlendirilebilir ve yeni müzakere başlıkları doğurabilir. Özetle Türkiye’nin önümüzdeki dönemde hem güçlü bir sanayi stratejisi oluşturması hem de ticaret politikalarını bu yeni küresel düzen doğrultusunda yeniden şekillendirmesi gerekiyor.