DOÇ.DR. CEM ÇAKMAKLI

Koç Üniversitesi Ekonomi Bölümü
DOĞRU POLİTİKALARLA 2026, TÜRKİYE İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇ OLABİLİR
TÜRKİYE EKONOMİSİNİN GELECEĞİNİN; KARARLI BİR DEZENFLASYON SÜRECİNE, KURUMSAL GÜVENİN YENİDEN İNŞASINA VE TEKNOLOJİ ODAKLI YAPISAL DÖNÜŞÜME BAĞLI OLDUĞUNU VURGULAYAN KOÇ ÜNİVERSİTESİ EKONOMİ BÖLÜMÜ VE İNGİLTERE DURHAM ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ DOÇ. DR. CEM ÇAKMAKLI, 2026’NIN, DOĞRU ADIMLAR ATILIRSA RİSKLERİN FIRSATA DÖNÜŞEBİLECEĞİ KRİTİK BİR EŞİK OLACAĞINI SÖYLÜYOR.
Geçtiğimiz yılın ekonomik görünümünü değerlendirir misiniz?
2025 yılı, hem Türkiye’de hem de küresel ölçekte son yılların en çalkantılı ekonomik dönemlerinden biri olarak geride kaldı. Türkiye yıla oldukça sıkı bir para politikasıyla başladı. Ancak yıl içinde yaşanan politik belirsizlikler ve özellikle mart ayından itibaren artan dalgalanmalar, para politikasının etkinliğini zayıflattı. Gevşeme sinyalleri verilmek üzereyken yeniden sıkı duruşa dönülmesi, ekonomik belirsizliği daha da artırdı. Buna rağmen büyüme cephesinde, yıl başındaki beklentilerin üzerinde bir performans gözlemledik. Merkez Bankası’nın öngördüğü negatif çıktı açığına karşın, yılın ilk üç çeyreği ve dördüncü çeyrek beklentileri, ekonominin potansiyeline çok yakın, hatta yer yer potansiyelin üzerinde büyüdüğüne işaret ediyor.
Küresel ölçekte ise ABD’de uygulanan ve yılın ilk aylarında belirsizliği artıran gümrük tarifeleri öne çıktı; ancak bu politikaların yıl içinde yumuşamasıyla birlikte küresel büyüme yeniden ivme kazandı. Yüksek faiz ortamına rağmen başta ABD olmak üzere dünya ekonomisi, beklentilerin üzerinde bir büyüme performansı sergiledi; enflasyonla mücadele ise görece geri planda kaldı. Ekonomik büyüme açısından en kritik öncelik, Türkiye’de istikrar ve öngörülebilirliğin yeniden tesis edilmesidir. Bugün gelinen noktada yüksek nominal faizler, gerçekleşen enflasyon dikkate alındığında çok yüksek bir reel faiz anlamına geliyor. Buna rağmen enflasyonun kalıcı biçimde düşmemesi, para politikasının tek başına yeterli olmadığını ve ülke risk priminin hâlen çok yüksek olduğunu gösteriyor. Bu nedenle büyüme için temel strateji; risk primini düşürmek, öngörülebilirliği artırmak ve kurumsal güveni yeniden tesis etmektir. Türkiye son derece dinamik bir ekonomi. Risk algısı iyileştiği ve vadeler uzadığı takdirde hem büyümenin hem de enflasyonla mücadelenin daha sağlıklı bir patikaya oturacağına inanıyorum.
2026 yılıyla ilgili büyüme, enflasyon, dış ticaret ve kurlar yönünden tahminlerinizi öğrenebilir miyiz?
2026 yılına girerken, tıpkı 2025’te olduğu gibi belirsizliklerin yüksek olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. Özellikle en geç 2028 ortalarında yapılması planlanan seçimler düşünüldüğünde, 2026’nın sonlarına doğru “seçim ekonomisi” tartışmalarının başlayıp başlamayacağı önemli bir belirsizlik unsuru. Sıkı para politikasının ne ölçüde ve ne zaman gevşetileceği, temel risk başlıklarından biri olmaya devam ediyor.
Bu belirsizliği bir kenara koyup 2026’nın, 2025’e benzer bir politika çerçevesiyle ilerlediğini varsayarsak; 2026 yılı için büyüme tahminim yaklaşık %3,5 civarında. 2025 yılı için ise, son çeyrekte yaklaşık %0,9’luk çeyreklik büyüme ile yılı %4’e yakın bir büyüme oranıyla kapatacağımızı öngörüyorum. Enflasyon tarafında ise iyileşmenin devam edeceğini, ancak bunun yavaş bir hızda gerçekleşeceğini düşünüyorum. Ekonometrik modelime dayanan tahminlerime göre, 2026 yıl sonu enflasyonu %23,7 civarında gerçekleşebilir. Benzer bir yaklaşımı 2024’ü kapatırken 2025 yıl sonu için yaptığımda %32’lik bir enflasyon öngörmüştüm; bugün gelinen noktada bu tahminin oldukça tutarlı olduğu görülüyor. Bu nedenle 2026’da da dezenflasyon sürecinin kademeli ilerlemesini bekliyorum.
Kur politikası açısından, 2025’te olduğu gibi kur artışının enflasyonun biraz altında tutulacağı bir çerçevenin devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadelede uyguladığı ana politika bu. Bu da 2026 yılı için yaklaşık %20 civarında bir kur artışına işaret ediyor. Bu senaryoda yıl sonunda dolar/TL kurunun 50 seviyesine yaklaşması mümkün; ancak bunun güçlü bir varsayım setine dayandığını da vurgulamak gerekir. Dış ticaret tarafında ise 2026’da açığın, 2025’e kıyasla bir miktar daralmasını bekliyorum. Avrupa ekonomisinde olası bir toparlanma ihracatı destekleyebilir. Ayrıca euro/dolar paritesinin ihracatçılar lehine seyretmesi durumunda ihracattaki artış, dış ticaret açığını sınırlayıcı bir rol oynayabilir.
Ülkemizde en büyük sıkıntılardan biri gelir eşitsizliği. Bu eşitsizlik hakkında da görüşlerinizi alabilir miyiz?
Türkiye’de gelir eşitsizliği özellikle 2018 sonrasında belirgin biçimde derinleşti. Toplumun çok büyük bir kesiminin asgari ücret ve çevresinde gelir elde ettiği, geniş tanımlı işsizliğin ise %30’lara yaklaştığı bir yapıdan söz ediyoruz. Bu nedenle klasik eşitsizlik göstergeleri zaman zaman yanıltıcı olabiliyor. Çünkü gelir dağılımı istatistiksel olarak “daha eşit” görünse bile gerçekte toplumun büyük bir kısmı düşük gelir seviyelerinde birbirine yaklaşmış durumda. Yani bir anlamda yoksullukta eşitlenmiş bir ekonomiyle karşı karşıyayız. Bu yapı yalnızca sosyal açıdan değil, makroekonomik politika açısından da ciddi sorunlar yaratıyor. Gelir dağılımının bu kadar bozuk olduğu bir ortamda uygulanan para politikası, teoride beklenen sonuçları üretemiyor. Son yıllarda tüketim malları ithalatının yatırım malları ithalatını geride bırakması bunun somut bir göstergesi. Bu durum, en üst gelir grubunda faiz artışlarıyla kolayca frenlenemeyen bir tüketim davranışı olduğunu ortaya koyuyor.
Gelir eşitsizliğini azaltmanın ilk ve vazgeçilmez koşulu elbette kalıcı bir dezenflasyon sürecinin sağlanmasıdır. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Devletin çok daha uzun vadeli ve yapısal politikalara yönelmesi gerekiyor. Özellikle düşük gelir gruplarının erişebileceği nitelikli ve düşük maliyetli (tercihen ücretsiz) eğitim ve sağlık hizmetleri, gelir dağılımını düzeltmenin en etkili araçlarıdır.

2026 yılında ülkemizde ekonomik politikalar/stratejiler nasıl belirlenmeli?
2026 yılında Türkiye’nin ekonomik politika setinin merkezinde tartışmasız biçimde enflasyonla mücadele yer almalıdır. Enflasyon kalıcı biçimde düşmeden öngörülebilirlik sağlanamaz; öngörülebilirlik olmadan da uzun vadeli yatırım, üretim planlaması ve verimlilik artışı mümkün değildir. Bu nedenle sıkı para politikası duruşunun korunması, hatta gerektiğinde güçlendirilmesi, kısa vadede en öncelikli politika alanı olmalıdır. Bununla birlikte Türkiye, yalnızca kısa vadeli makro dengelere odaklanmakla yetinemez. Dünya ekonomisi, bilişim teknolojileri ve özellikle yapay zekâ ekseninde yeni bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Bu süreci neredeyse yeni bir sanayi devrimi olarak tanımlamak mümkün. Yapay zekâ, hemen her sektörde verimlilik artışını köklü biçimde değiştirme potansiyeline sahip.
Türkiye açısından burada kritik olan nokta, bu dönüşümü istihdamı dışlayan değil, istihdamı dönüştüren bir çerçevede ele almaktır. Yapay zekânın iş gücünün yerini alacağı bir senaryodan ziyade, özellikle vasıfsız ve düşük verimli iş gücünün yapay zekâ destekli araçlarla nasıl daha üretken hâle getirilebileceğine odaklanan bir eğitim ve beceri politikası tasarlanmalıdır. Eğitim kalitesinin artırılması, mesleki eğitim programlarının teknolojiyle entegre edilmesi ve yaşam boyu öğrenme modellerinin yaygınlaştırılması bu sürecin temel taşlarıdır.
Bu yaklaşım, Türkiye’nin en kronik sorunlarından biri olan verimsizlik açısından da önemli bir fırsat sunuyor. Doğru politikalarla verimlilik açığını hızla kapatmak ve istihdamı daha nitelikli hâle getirmek mümkündür. Ancak bu aynı zamanda ciddi bir risk barındırıyor. Eğer bu dönüşüm zamanında ve doğru şekilde yönetilemezse Türkiye’nin küresel rekabette geri düşme ihtimali oldukça yüksektir. Nitekim son dönemde Polonya ve Vietnam gibi ülkelerde gözlenen hızlı yapısal dönüşüm ve bizim bunun gerisinde kalmamız, bu riskin somut örneklerini sunuyor. Bu nedenle 2026 yılında ekonomik stratejiler; enflasyonla kararlı mücadeleyi, kurumsal yapıda liyakat ve öngörülebilirliği ve teknolojik dönüşümü merkeze alan uzun vadeli bir kalkınma vizyonunu birlikte içermelidir. Bu üç başlık bir arada ele alınmadığı sürece, küresel riskler karşısında dayanıklı ve sürdürülebilir bir büyüme patikası oluşturmak zor olacaktır.
Otomotiv sektörünün ekonomiye katkısı hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Otomotiv sektörü, Türkiye ekonomisi için stratejik öneme sahip sektörlerin başında geliyor; hatta birçok açıdan birincisi olduğunu söylemek mümkün. İhracat performansına bakıldığında, ana sanayi ve güçlü yan sanayi ağıyla otomotiv sektörünün Türkiye’nin dış ticaretinde oynadığı rol çok net biçimde görülüyor. Ancak küresel ölçekte sektör çok hızlı ve köklü bir dönüşümden geçiyor. Özellikle Almanya’da yaşanan gelişmeler, bu dönüşümün ne kadar yapısal olduğunu gösteriyor. Bu sürecin arkasında Rusya–Ukrayna savaşıyla artan enerji maliyetleri ve Çin’in 2020 sonrası elektrikli araçlarda küresel pazarlarda hızla baskın hâle gelmesi gibi faktörler bulunuyor. Bu dönüşümden Türkiye’nin etkilenmemesi mümkün değil.
Bu nedenle Türkiye otomotiv sektörünün dijitalleşme, elektrikli araçlar ve yeni enerji teknolojileri alanında bu dönüşüme hızla uyum sağlaması kritik önemde. Türkiye’nin 1990’lardan bu yana otomotivde yaşadığı dönüşüm dikkate alındığında, sektörün hem teknolojiye adaptasyon hem de enerji tedariki açısından bu süreci başarıyla yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu düşünüyorum. Hatta teknolojik dönüşümün doğru şekilde değerlendirilmesi hâlinde, otomotiv sektörünün önümüzdeki yıllarda Türkiye ekonomisine katkısının, 1990’lar ve 2000’li yıllardaki katkının bile üzerine çıkması mümkün. Çünkü otomotiv, geçmişte olduğu gibi bugün de teknolojik değişime en hızlı uyum sağlayabilen ve bu değişimi yaygınlaştırabilen sektörlerin başında geliyor. Bu yönüyle otomotiv sektörü yalnızca bugünün değil, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli büyüme stratejisinin de temel taşı olmaya devam edecektir.