Prof. Dr. Ünal Zenginobuz

Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi
PARA POLİTİKASI TEK BAŞINA ÇÖZÜM DEĞİL
PROF. DR. ÜNAL ZENGİNOBUZ, ENFLASYONLA MÜCADELENİN YALNIZCA PARA POLİTİKASIYLA SÜRDÜRÜLEMEYECEĞİNİ, YAPISAL REFORMLARIN MERKEZİNE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ, ETKİN KAMU YÖNETİMİ VE VATANDAŞLIK TEMELLİ SOSYAL POLİTİKALARIN YERLEŞTİRİLMESİ GEREKTİĞİNİ VURGULUYOR: “REFORMUN TEMELİ, GÜVEN VEREN, ÖNGÖRÜLEBİLİR VE AKILCI BİR KAMU YÖNETİMİ KURMAKTAN GEÇİYOR.”
Enflasyonla mücadelede yalnızca para politikası yeterli olur mu? Maliye politikalarının rolü nasıl şekillenmeli?
Türkiye’de enflasyonla mücadele, bütünlüğü olan bir iktisadi programdan çok, çelişkilerle dolu bir süreç şeklinde yürütülüyor. Yüksek faiz uygulamasına dayanan para politikası yaklaşımı, talebi kısmak yoluyla enflasyonu düşürmeyi hedefliyor. Yüksek faiz, tasarrufları artırarak tüketim talebini; artan kredi maliyetleri yoluyla da yatırım talebini azaltıyor. Talebin düşmesi, üreticilerin fiyat artışlarını yavaşlatmasını ya da durdurmasını sağlayabilir.
Ancak bu senaryonun doğal bir parçası olarak, talep üzerindeki baskının azalmaması için kamu harcamalarının da kısılması gerekir. Türkiye’de böyle bir tablo göremiyoruz. Kamu harcamalarında bir azalma ya da kamudaki israfın önlenmesine yönelik etkin önlemler alınmış değil. Üstelik yıllar içinde büyük altyapı yatırımları için verilen yap-işlet-devret taahhütlerinden kaçınmak da mümkün görünmüyor. Enflasyonu düşürme çabasının neredeyse tek ayağı, emekli maaşlarının artırılmaması gibi adımlar üzerinden yürütülüyor. Sosyal yardım harcamaları da kısılmaya çalışılsa da kriz dönemlerinde bu tür destekleri azaltmak kolay değil.

Türkiye ekonomisinin yapısal reform ihtiyacı yıllardır dile getiriliyor. Size göre en öncelikli yapısal reform alanları hangileri olmalı?
Yapısal reformdan anladığımız, kabaca rekabetçi (serbest) piyasanın var olup iyi işleyebileceği sektörlerde bunun önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır. Serbest ve rekabetçi piyasanın sağlıklı işlemesinin mümkün olmadığı; elektrik, telekomünikasyon gibi ağ özelliği taşıyan sektörlerde ise etkin kamu müdahalesi ve düzenleme (regülasyon) yöntemlerinin uygulanması gerekir.
Böyle bir çerçevenin ön koşulu, sağlam bir hukuk sistemi ve hukukun üstünlüğünün tartışmasız şekilde tesis edilmesidir. Bu olmadığı sürece zaten konuşulacak fazla bir şey kalmaz. Türkiye açısından şu anda en önemli yapısal reform, hukukun üstünlüğünü yeniden ve kalıcı biçimde hayata geçirmektir. Başka türlü, hür teşebbüsün gelişebileceği bir ekonomi ya da bunun üzerine inşa edilebilecek müreffeh bir toplumdan söz etmek mümkün değildir.
Bunun ardından, ciddi bir kamu yönetimi reformu gereklidir. Yetkin bir bürokrasinin tarafsız biçimde işlemediği bir ekonominin günümüz dünyasında başarılı olma şansı yoktur.
Bu iki temel alanda ilerleme sağlandıktan sonra, kapsamlı bir vergi reformu ile rekabet politikalarının güçlendirilmesi ve gerekli sektörlerde düzenleyici politikaların yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Bu çerçevede, 2001 krizinden sonra kurulan Rekabet Kurumu ve BDDK gibi bağımsız düzenleyici kurumların etkin şekilde çalışması; politikaları belirleyen siyasi irade ile bunları tarafsız biçimde uygulayan kurumlar arasındaki bağımsızlık dengesinin doğru kurulması büyük önem taşır. Bu dengeye Merkez Bankası da dahildir.
KISA VADELİ ÇÖZÜMLERDEN UZUN VADELİ GÜCE
Doğası gereği eşitsizlikler yaratmaya açık olan serbest piyasa ekonomisinin bu özelliğini, toplumun kabul edebileceği sınırlara çekecek sosyal politika uygulamaları, ekonomide kısa vadeyle uzun vadeyi birbirine bağlayabilecek en önemli yapısal reform alanlarından biridir. Vatandaşlık hakkı temelli sosyal politikalarla işsizlik gibi ciddi toplumsal sorunların olumsuz etkilerini kısa vadede sınırlayacak politikalar geliştirmek gerekir.
Yapay zekâ ve üretimde robotlaşmanın gündemin merkezine yerleştiği günümüzde, yaygın işsizliğe karşı hazırlıklı olmanın yolu da bu tür politikaları hayata geçirmekten geçer. Bununla bağlantılı bir diğer konu ise, her yaştan çocuk ve gencin nitelikli eğitim almasını sağlayacak kamusal eğitim politikalarının, uzun vadeli teknolojik dönüşüm ve rekabetçi üretim hedefleri için vazgeçilmez olduğunun anlaşılmasıdır. Stratejik sektörlerde dışa bağımlılıktan kurtulmanın kısa vadeli bir formülü yoktur.
Dışa bağımlı hale geldiğimiz teknoloji gibi stratejik sektörlerde ise umutsuzluğa kapılmadan, daha iyisini yapmanın yollarını aramamız gerekiyor. Türkiye’nin elinde, her şeye rağmen yüksek teknoloji alanlarında dünyayla rekabet edebilecek nitelikli mühendis kadroları ve girişimcilikte başarıya aday genç insan gücü bulunuyor.

Bilim Akademisi’ndeki kamu ekonomisi ile ilgili dersinizi izledim. Bu noktada devletin ekonomideki rolüne dair neler söylemek istersiniz? Bu kapsamda gelir eşitsizliğini, vergileri, çevre ve eğitimi değerlendirir misiniz?
İyi çalışan, içinde yer alan bireylere refah sağlayan bir ekonominin temel koşulu, iyi işleyen bir devlet mekanizmasıdır. Özgürlükleri ve vatandaş refahını önceleyen bir devlet yapısı, her şeyden önce siyasi sistemin toplumsal rızayı baskı yoluyla dayatmadığı; temsil edilme hakkı ve katılımcılık çerçevesinde barışçıl bir biçimde üretmesine bağlıdır. Belki dönüp dönüp aynı şeyi söylüyorum ama bu temel noktada mesafe kaydedilmeden ekonomiye ne olacağını, devletin ekonomideki rolünü konuşmak anlamsız olur.
Dünya, özellikle COVID salgını sonrasında bir kez daha, ne kadar sıkı biçimde birbirine bağlı olduğunu gösterdi. Bu bağlanma yalnızca küreselleşmeye yönelik siyasi tercihlerin değil; ulaşım ve telekomünikasyon başta olmak üzere teknolojide yaşanan olağanüstü gelişmelerin de sonucudur. Artık herkesin herkesi, her ülkenin her ülkeyi az ya da çok etkilediği, yok sayılması mümkün olmayan “dışsallıklar” söz konusu. Bunların arasında çevre sorunları da çok önemli bir yer tutuyor. Tüm bu sorunlarla baş edebilmek için ulus devlet ölçeğinde etkin biçimde politika geliştirebilecek kamu aygıtlarına her zamankinden fazla ihtiyaç var.
Bu çerçeve, devletin ekonomideki rolünün azaldığı değil, aksine arttığı bir durumu işaret ediyor. Elbette devlet ekonomide her zaman vardı. Ancak bugün, hem teknolojik hem de jeopolitik gelişmeler, devletin ekonomideki rolünün yeniden düşünülmesini zorunlu kılıyor. Çin’in “devlet kapitalizmi” diyebileceğimiz uygulamalarıyla ABD’nin hegemonyasını sarsmaya başlaması, ABD’de bile devletin doğrudan üretim süreçlerinde yer almasını yeniden gündeme getirdi. Avrupa ise “karma ekonomi” modelini hiçbir zaman tam olarak terk etmedi. Özellikle yüksek riskli teknoloji alanlarında devletin doğrudan üretimin içinde yer alması ve kamu girişimciliği tartışmaları son dönemin en dikkat çekici konularından biri haline geldi.
Karma ekonomi, 1980’de 24 Ocak kararlarıyla başlayan ve Özal döneminde olgunlaşan dışa açık serbest piyasa ekonomisiyle birlikte Türkiye’nin resmi ekonomik modeli olmuştu. Bugün gelinen noktada, devletin yeniden doğru sektörlerde üretimde yer almasının ve “kamu girişimciliği”nin tekrar tartışılmaya başlanması dikkat çekici bir gelişme.