Prof. Dr. Mehmet Gençer

İzmir Ekonomi Üniversitesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi
DİJİTAL DÖNÜŞÜM BÜYÜK YATIRIMLARLA DEĞİL, AKILLI ADIMLARLA BAŞARILIR
YAZILIM VE SENSÖR TEKNOLOJİLERİNİN OTOMOTİVDE KATMA DEĞER YARATAN EN KRİTİK ALANLAR HALİNE GELDİĞİNİ SÖYLEYEN İZMİR EKONOMİ ÜNİVERSİTESİ İŞLETME BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ, EKOGİRİŞİM-YARATICI GİRİŞİMCİLİK ARAŞTIRMA VE UYGULAMA MERKEZİ MÜDÜRÜ PROF. DR. MEHMET GENÇER, YAZILIM GELİŞTİRİCİLER VE ÜRETİCİLER ARASINDAKİ İŞ BİRLİKLERİNİN BÜYÜK FIRSATLAR BARINDIRDIĞINI DİLE GETİRİYOR.
Dünya dijitalleşme anlamında bir dönüşümden geçiyor. Peki, Türkiye bu dönüşümün neresinde?
Dijitalleşme kavramı yaklaşık on yıl önce hayatımıza girdi. O dönemlerde soyut bir kavram olarak konuşulan dijitalleşme, bugün artık daha net ölçebildiğimiz ve yönetebildiğimiz somut bir sürece dönüşmüş durumda. Bu alanda öncü ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan INCIT’in, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ile iş birliği içinde yayımladığı 2025 raporu, dijitalleşmenin küresel durumunu ve bölgeler arasındaki farklılıkları anlamak için önemli bir kaynak niteliğinde. Raporda hem iyi hem de kötü haberler var. Kötü haber şu: İmalat sektörlerindeki dijitalleşme, beklentilerin aksine, oldukça yavaş ilerliyor. Bunun başlıca nedenleri arasında ülkelerin ve bölgelerin mevzuatlarındaki eksiklikler, yeni düzenlemelerin yavaş hayata geçmesi ve küresel değer zincirindeki dijitalleşme dengesizliklerinin zincirin diğer halkalarını da aşağıya çekmesi yer alıyor.
İyi haber ise şu: Küresel ölçekteki bu yavaşlık, Türkiye’nin yarışta çok geride kalmadığı anlamına geliyor — en azından şimdilik. Raporda bir başka olumlu bulgu daha var: Ülkelerin ekonomik gücünü gösteren gayrisafi milli hasıla ile dijital dönüşüm düzeyi arasında doğrudan bir ilişki bulunmamış. Bu da Türkiye’nin, ekonomik olarak zorlu bir süreçten geçse bile dijital dönüşümde güçlü adımlar atabilmesi için bir fırsat penceresi sunduğunu gösteriyor.
Ben, Türkiye sanayisinin tecrübesi, teknik ve yönetim kadrolarının eğitim ve bilgi düzeyi göz önünde bulundurulduğunda, bu fırsatı değerlendirecek her türlü olanağa sahip olduğumuzu düşünüyorum. Dijital dönüşüm, birçok yöneticinin ilk anda düşündüğünün aksine, teknolojiye büyük bütçeler ayırarak değil; kaynakları akıllıca kullanıp sistem ve süreç geliştirmeye odaklanarak da gerçekleştirilebilir. Ancak unutulmamalı ki dijitalleşme alanındaki bu “eşit fırsat penceresi” sonsuza dek açık kalmayacak. Özellikle Asya’daki rakiplerin bu alanda hızla vites yükselttiğini görmezden gelmemek gerekiyor.

Technology Analysis & Strategic Management dergisindeki makalenizde dijital dönüşüm alanında bütüncül bir endeks geliştirmekten bahsediyorsunuz. Buna göre bu dönüşümün kuruluş içi yapıdan öteye geçerek artık daha dışa dönük hale gelmesi için neler yapılmalıdır?
İmalat sektöründe son 7-8 yılda çok temel bir değişim yaşandı. Bunu anlamak için “otomasyon” ve “akıllı imalat” kavramlarını yan yana koymak gerekir. Otomasyon, üçüncü sanayi devriminin merkezinde yer alan, üretimdeki fiziksel işlerin makineleşmesiyle ilgili bir kavramdı. Amaç; daha az maliyetle, daha az hatayla, planlanan zamanda ve belirlenen bütçe sınırları içinde üretim yapmaktı. Oysa akıllı imalat, planları bozup yeniden yapabilme kapasitesi ve hızıyla ilgilidir. Buradaki “akıl”, sahip olduğunuz bilgiyi pazar koşulları veya beklenmedik gelişmeler karşısında yeni çözümler üretebilme becerisine dönüştürmektir. Dijital dönüşüm de tam bu noktada devreye girer: Ne kadar çok süreci dijitalleştirirseniz, o kadar çok bilgiye anında erişebilir ve bunu stratejik kararlarınıza yansıtabilirsiniz.
Değer zincirlerinin genişlediği ve küreselleştiği bir dünyada bu beceri öne çıktı. Krizler, gümrük tarifeleri ve diğer dış faktörlerle sürekli çalkalanan bir ekonomide, en büyük ve en köklü firmalar bile artık esnek olmak ve hızlı plan değiştirmek zorunda. Dyson’un kurucusu Jim Rowan’ın dediği gibi, “Artık büyük balığın küçük balığı yediği değil, hızlı olanın yavaş olanı yediği” bir dünyadayız. Bunu başarabilmek için firmaların dijital sinir uçlarını fabrikanın dışına, yani tedarikçilere ve müşterilere uzatması gerekiyor. Dış paydaşlarla sağlıklı, kapsamlı ve anlık dijital bilgi akışı olmadan ne siz ne de onlar bu esnek zekâyı sergileyebilir. Bu ihtiyaç giderek büyüyor ve daha da büyüyecek.
Ancak önümüzde ciddi engeller var. Kurumsal yazılım sistemlerinde bu düzeyde entegrasyonu sağlayacak standartlar henüz yok. Bu nedenle hem entegrasyonun giriş maliyeti yüksek, hem de tarafların sürekli değişen sistemleri nedeniyle güncelleme maliyeti oldukça ağır oluyor. İşte bu noktada, sektörlerin birlikte hareket ederek standartların oluşturulmasına liderlik etmesi veya sürece katkı sağlaması kritik hale geliyor. Bu dışa dönüklüğün beraberinde getirdiği bir başka risk de var: Dijital sistemlerin firma sınırlarının dışına uzanması, siber güvenlik risklerini artırıyor. Dışarı uzanan her dijital sinir ucu, içeriden korumanız gereken bir kapı haline geliyor. Siber güvenlik ihlalleriyle ilgili haberleri giderek daha fazla duyuyoruz ve bu eğilim sürecek. Üstelik bu dış sistemler artık ödeme sistemlerine ve para akışlarına da dokunuyor; bu da riskleri daha da büyütüyor.
Siber güvenlik, yalnızca teknolojiye yatırım yaparak çözülebilecek bir konu değil. Yeni yönetici nesillerinin eğitiminde bilginin serbest dolaşımı ile güvenlik arasındaki dengenin nasıl yönetileceğine ve bu dengeyi belirleyen tasarım tercihlerini anlamalarına odaklanmamız gerekiyor. Biz de işletme alanında eğitim veren akademisyenler olarak, bu ihtiyaçlara cevap verebilmek için elimizden geleni yapıyoruz.

Dijital dönüşümün etkilediği sektörlerden biri de otomotiv sektörü. Otomotiv sektörü için ne tür fırsatlar görüyorsunuz?
Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Otomotiv sektörü artık bir hizmet sektörüdür. Günümüz tüketicisinin satın aldığı şey yalnızca otomobilin kendisi değil. Evet, aracın fiziksel özellikleri, tasarımı ve estetiği hâlâ önemli; ancak asıl satın alınan şey, istenildiği an kapıdan çıkıp istenilen yere gidebilme imkânıdır. Yani tüketici ürünü değil, o ürünün sunduğu deneyimi satın alıyor.
Bu dönüşüme iyi bir örnek, Çin’deki bazı moped firmalarının sunduğu akü takas noktalarıdır. Bu sistemde kullanıcılar aküyü satın almak yerine, her zaman dolu olan bir aküye erişim hakkını satın alıyor. Bu, tüketicinin zamanını ve konforunu ön plana çıkaran bir yaklaşım. Otomotiv sektörünün ise bu dönüşen talebe tam olarak ayak uydurduğunu söylemek zor. Burada yalnızca “akıllı imalat” yani üretimin dijital dönüşümünden değil, ürünün kendisinin akıllı hâle gelmesinden söz ediyoruz. Ve bunu mümkün kılan şey yazılım.
Oysa yazılım, otomotiv sektörünün geleneksel olarak güçlü olduğu bir alan değildi. Ancak son yıllarda bu sektördeki katma değerin önemli bir kısmı yazılım katmanında yaratılmaya başlandı. Bu da beraberinde büyük fırsatlar getiriyor. Yazılım geliştiricileri, sensör üreticileri ve otomotiv şirketleri arasındaki iş birlikleri için son derece geniş bir potansiyel alan oluşmuş durumda.