Prof. Dr. A. Talha Yalta

“Türkiye ekonomisi için öncelik:
KURUMSAL EŞ GÜDÜM VE YAPISAL DÖNÜŞÜM”
EKONOMİDE KALICI DAYANIKLILIĞIN, SONUÇ ODAKLI MÜDAHALELERLE DEĞİL, YAPISAL ÖNGÖRÜLEBİLİRLİKLE SAĞLANACAĞINA DİKKAT ÇEKEN TOBB EKONOMİ VE TEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. A. TALHA YALTA, “TÜRKİYE İÇİN MESELE, HANGİ POLİTİKAYI SEÇECEĞİMİZ DEĞİL; HANGİ KISITLAR ALTINDA KARAR ALACAĞIMIZDIR” DİYOR.
Türkiye ekonomisinin en temel kırılganlıkları ve direnç noktaları sizce nelerdir?
Türkiye, 2025’e yüksek riskli bir denge arayışıyla girdi. Enflasyon yavaşlamakla birlikte henüz kalıcı bir istikrar kazanmış değil. Cari açık kırılganlığını koruyor ve enerji ithalatına olan bağımlılığımız, ekonomik direncimizi azaltan görünmez bir vergi gibi işliyor.
Yine de bazı tamponlar mevcut. Reel GSYH büyümesi yüzde 3,1 civarında öngörülüyor, kamu borcu uluslararası karşılaştırmalara göre hâlâ düşük ve özellikle otomotiv gibi bazı sektörler güçlü performans sergiliyor. Ancak makro politikalar bunu bir rahatlama değil, sınırlı bir nefes aralığı olarak değerlendirmeli. Bence asıl soru “Hangi politikayı seçmeliyiz?” değil, “Hangi kısıt altında karar alıyoruz?” olmalı. Türkiye için bu kısıt, oynaklık altında güvenilirlik ve istikrarı birlikte sağlayabilmek olmalıdır. Bunun için ihtiyacımız olan şey ise kusursuzluk değil, öngörülebilirlik. Mali kurallar, enerji çeşitlendirmesi ve kurumlar arası orta vadeli eş güdüm gibi önlemler tepkisel ve sonuç odaklı müdahalelere göre daha fazla dayanıklılık sağlar.
Enflasyonla mücadelede yalnızca para politikası yeterli olur mu? Maliye politikalarının rolü nasıl şekillenmeli?
Para politikası bir tavan oluşturabilir, ancak zemini sabitleyemez. Yüzde 46’lık politika faizi enflasyonla mücadelede güçlü bir sinyal veriyor. Ancak bunun maliye politikasıyla tutarlı bir şekilde desteklenmesi gerekiyor. Mali transferler genişleyici kaldığında talep soğumaz, yalnızca yön değiştirir. Enflasyon, yalnızca rakamlarla değil, aynı zamanda anlatıyla da şekillenen bir olgu. Bu nedenle çözüm kemer sıkmak değil, doğru hedeflemeye dayalı yapısal adımlar olmalı. Genel sübvansiyonlardan nakit transferlere geçmek, vergi tabanını genişletmek ve enflasyon beklentilerini kilitleyen mekanizmaları kademeli olarak çözmek burada kilit önem taşıyor. Kurumların uyum içinde çalışıp çalışmadığını da haklı olarak sorgulamalıyız. Ama belki de asıl soru şu: Kurumlar aynı hikâyeyi mi anlatıyor? Hazine ve Merkez Bankası’nın birlikte sunacağı yönlendirmeler, piyasa tarafından önceden fiyatlanmış bir faiz artışından daha fazla güven sağlar.
2024 yılında yeniden artış gösteren cari açık, Türkiye için ne kadar risk taşıyor? Finansman kalitesine dair nasıl bir okuma yapmalıyız?
15,8 milyar dolarlık rakam kendi başına yönetilebilir görünüyor. Ancak bunun yapısı ve bileşenleri daha farklı ve riskli bir tablo ortaya koyuyor. Doğrudan yatırımlar eğer cari açığın yalnızca yüzde 4’ünü karşılıyor ve kalan bölümü kısa vadeli borç ya da sıcak para ile finanse ediliyorsa, burada büyüme değil, baskının ertelenmesi söz konusudur. Ama bu kırılganlığın altında önemli bir işaret de var: Enerji ve altın hariç tutulduğunda cari denge fazla veriyor. Bu da enerji riskinin azaltılması koşuluyla, küresel rekabet gücümüze işaret ediyor. Turizm gibi bazı sektörler burada önemli destek sağlasa da, mevsimsel ve döngüsel etkileri nedeniyle dikkatli olmak gerek. Bence daha sağlam bir tampon, dönüşüm odaklı bir sanayi politikasıdır. Özellikle de EV tedarik zincirleri ve yenilenebilir teknolojiler gibi alanlara yönelik. Dönüşümle desteklenmiş yatırımlar hem kalıcı hem de kırılganlığı doğrudan azaltıcı olacaktır.
Türkiye ekonomisinin yapısal reform ihtiyacı yıllardır dile getiriliyor. Size göre en öncelikli yapısal reform alanları hangileri olmalı?
Bir reformun testi, popüler olup olmaması değil, ekonominin kırılganlık düzeyini azaltıp azaltmadığıdır. Uzun zamandır dile getirilen çok sayıda ve önemli yapısal reforma ihtiyacımız var. Bunlar içinde beş alan öne çıkıyor: Birincisi, iş gücü piyasasındaki dengesizlik. Özellikle de yüzde 16’yı aşan genç işsizliği ve kayıt dışı çalışanların toplam istihdamın üçte birini oluşturması.
İkincisi, enerji dönüşümü. Yalnızca iklim politikası için değil, 97 milyar doları aşan enerji ithalat faturasını düşürmek için. Üçüncüsü, uzun vadeli sermayeye öngörülebilirlik sağlayacak hukuksal ve düzenleyici reformlar. Dördüncüsü, döviz kuru dengesizliğini azaltacak yerel para cinsi finansal araçların derinleştirilmesi. Beşincisi ise sektörel ihtiyaçlara göre şekillenen mesleki ve teknik eğitim. Elektrikli araçlar, batarya sistemleri ve yapay zekâ entegre lojistik gibi alanlar burada öne çıkıyor. Görüldüğü gibi yapılması gereken çok şey var. Ancak yapısal reform yalnızca yasa çıkarmak değildir. Uzun vadeli ve sistemli düşünüp direnç inşa etmektir.

Enflasyonun çift hanede kalmaya devam etmesi, orta vadeli ekonomik hedefleri nasıl etkileyebilir?
Yüzde 25–35 bandındaki kalıcı enflasyon, yalnızca reel ücretleri değil, öngörülebilirliği ve ekonomik eş güdümü de aşındırır. Böyle bir ortamda firmalar planlama ufkunu yitirir, ekonomik birimler dolarize olur, kamu sektörü ise aşırı endeksleme yapar. Ekonomik dinamizm giderek gerilerken, küresel rekabet gücü de zamanla kaybolmaya başlar.
Böyle bir ortamda, makul görünen büyüme oranları dahi derindeki bozulmayı gizleyebilir. Artan risklerle birlikte yatırımlar yavaşlarken yapısal reform ve Ar-Ge yeteneği gibi uzun vadeli hedefler de gündem dışına itilir. Kısacası, yüksek enflasyon aslında bir dikkat vergisi oluşturur. Ekonomik sistemi uzun vadeli uyum ve dönüşümden uzaklaştırır. Bu döngüyü kırmak yalnızca politika değil, anlatı tutarlılığı gerektirir.
Döviz kuru istikrarı ile ihracat rekabetçiliği arasında nasıl bir denge kurulmalı?
Burada asıl sorun kurun seviyesinden çok, izlediği yoldur. Lira hâlâ yüzde 30–35 oranında değerinin altında görünüyor. Ancak kuru savunmak yerine öngörülebilirliği tercih etmek bence daha etkili. Enflasyon düştükçe kontrollü değerlenmeye izin veren bir yönetimli kur rejimi, ihracatçıların rekabetini korurken geçiş maliyetlerini azaltabilir. Döviz rezervleri, güvenilir swap anlaşmaları ve gelişmiş Eximbank araçları, kısa vadede ani dalgalanmaları sınırlamak için etkilidir. Ancak uzun vadede asıl sorunumuz fiyat değil, kalıcı rekabet gücü. Buradaki hedefimiz Ar-Ge teşvikleri, lojistik altyapısı, düzenleyici netlik gibi politikalar olmalı. Eğer ihracat yalnızca kur avantajı üzerinden rekabet ediyorsa, aslında indirimli satış yapıyoruz demektir.
Genç işsizlik ve kayıt dışı ekonomi gibi sosyal etkileri güçlü olan sorunlar, büyüme odaklı ekonomi politikalarıyla birlikte nasıl çözülebilir?
Bunlar sosyal yan problemler değil, başta da belirttiğim gibi, ekonomik yapının merkezindeki temel kısıtlar. Türkiye’de genç bir nüfus çalışmaya hazır, ama üretken sistemlere entegre değil. Elektrikli araç ve batarya sektörlerine bağlı uygulamalı eğitimler ve staj programları bu açığı kapatabilir. Ayrıca, kayıt dışı çalışanları resmileştiren KOBİ’lere yönelik sigorta prim teşvikleri ve e-fatura zorunluluğu, cezalandırıcı yöntemlere gerek duymadan dönüşüm yaratabilir. Burada yapay zekâ da önemli bir potansiyel sunuyor. Örneğin, ulusal ölçekteki yapay zekâ destekli eğitim programları, gençlerimize kişiselleştirilmiş beceriler kazandırabilir.
Bunu şöyle düşünün: Makro politika direksiyonsa, iş gücü piyasası yol tutuşudur. Bu olmadan sağlıklı ve istikrarlı bir şekilde ilerleyemeyiz.
“Uygulamalı makroekonomi - Applied macroeconomics” ve yapay zekâ destekli modellere olan ilgi artıyor. Sizce bundan 5 yıl sonra ekonomi politikalarında hangi alanlar öne çıkacak?
Yapay zekâ konusunda hangi politikayı seçtiğimizden çok, politikayı nasıl uyguladığımız belirleyici olacak. Merkez bankaları artık makine öğrenmesiyle oluşturulan duyarlılık endeksleri aracılığıyla GSYH tahminlerini keskinleştiriyor. Web taramalı enflasyon panelleri, geleneksel anketlerin yerini almaya başladı. Ama daha önemlisi şu; yapay zekâ sayesinde artık daha hızlı ve tutarlı senaryo simülasyonları yapabiliyoruz. Sentetik mikro veriler, gizliliği ihlal etmeden vergi-transfer analizlerine olanak sağlıyor. Buradaki sorun öngörü değil, eş güdüm. Yapay zekâ, politika yapıcılara daha geniş bir araç yelpazesi ve daha hızlı geri bildirim sunuyor. Ama yönetişim buna uyum sağlamazsa, yarının araçlarıyla dünün reflekslerini savunmaktan öteye geçemeyiz.
Otomotiv sektörünün Türkiye ekonomisine olan katkısı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Otomotiv Türkiye için yalnızca bir sektör değil, önemli bir sistem düğümüdür. Bu geniş ekosistem, mal ihracatımızın yüzde 16’sını, GSYH’nin yüzde 5,5’ini oluşturuyor ve yaklaşık 500 bin kişiye doğrudan istihdam sağlıyor. Ama asıl konu bunlar değil. Asıl hikâye dönüşümde yatıyor: EV ve hibrit araçlar artık iç pazar satışlarının üçte birini oluşturuyor. Küresel üreticiler Türkiye’ye yatırım yapıyor. Bu tek başına bir momentum değil, aynı zamanda kalıcı bir dönüşüm süreci demek. Dolayısıyla burada artık sektör, iş gücü, teknoloji, ihracat ve enerji stratejisinin ne kadar tutarlı bir şekilde entegre edilebileceğini test eden bir platform ile karşı karşıyayız. Eğer bu bütünleşmeyi başarabilirsek, otomotiv sektörü yalnızca mevcut rekabet gücümüzün bir yansıması değil, gelecekteki rekabetçiliğimizin de bir prototipi olacak.