Prof. Dr. Erkan Erdil

ODTÜ İktisat Bölümü Öğretim Üyesi
DİJİTAL DÖNÜŞÜM: SADECE TEKNOLOJİ DEĞİL, YENİ BİR KÜLTÜR İNŞASIDIR
ORTA DOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ (ODTÜ) İKTİSAT BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ
PROF. DR. ERKAN ERDİL: “DİJİTAL DÖNÜŞÜM, SADECE TEKNOLOJİYLE SINIRLI DEĞİL; KÜLTÜRDEN YÖNETİŞİME, TOPLUMSAL YAPILARDAN ÜRETİM İLİŞKİLERİNE KADAR ÇOK KATMANLI BİR DEĞİŞİMİ İFADE EDİYOR” DİYOR.
Dijital dönüşüm çok katmanlı bir süreç. Bu yeni denklemde kamu, üniversite ve özel sektör nasıl bir uyum yakalayabilir?
Dijital dönüşüm üzerine değerlendirmemde iki temel unsur öne çıkıyor. Birincisi, bu dönüşüm yalnızca insanla makine arasındaki ilişkiyi değil, aynı zamanda insanlar arasındaki iletişim ve iş birliği biçimlerini de dönüştürüyor. İkincisi ise, üretim süreçlerinde geçmişte hâkim olan arz odaklı yapı yerini giderek talep odaklı, müşteri merkezli yapılara bırakıyor. Bu durum, kurumsal kültürlerin, işleyiş biçimlerinin ve iş birliği kapasitelerinin yeniden tasarlanmasını zorunlu kılan köklü bir değişimi beraberinde getiriyor. Sıklıkla “Endüstri 4.0” ya da “Dördüncü Sanayi Devrimi” olarak anılsa da, ben dijital dönüşüm sürecini henüz bir devrimden çok evrim olarak tanımlıyorum. Ancak dijital teknolojilerin kişiselleştirilmesi ve yaygınlaştırılması bu süreci zamanla devrimsel bir boyuta taşıyabilir.
Bu dönüşümde kamu, üniversite ve özel sektör temel aktörlerdir. Ancak sürecin gerçek başarısı, teknolojilerin doğrudan kullanıcısı olan toplumun, yani yurttaşların da aktif katılımıyla mümkün olur. Bu nedenle dijital dönüşüm yalnızca kurumsal değil, bütüncül bir ekosistem yaklaşımıyla ele alınmalı. Ortak bir vizyon, katılımcı yönetişim yapıları ve iş birliğini kolaylaştıracak mekanizmaların oluşturulması kritik önemdedir.
Bu çerçevede, bilginin sadece yönetilmesi değil, aynı zamanda katılımcı biçimde yönetişimini sağlayacak yapılar geliştirilmelidir. Dijital dönüşüm konseyleri, sektörel kurullar ve ortak karar platformları gibi yapılar, bu dönüşümün omurgasını oluşturabilir. Belirlenen hedeflerin ölçülebilir olması ve sürekli izleme–değerlendirme süreçleriyle desteklenmesi, etkiyi artıracaktır.
Veri, dijital dönüşümün temel bileşenidir. Bugün artık veri, birlikte üretilen ve paylaşılması gereken bir unsura dönüşmüş durumda. Talep odaklı bir tasarım anlayışı için, açık veri ve açık inovasyon platformlarına, ortak dijital altyapılara ihtiyaç var. Bu da yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda yetkinliklerin dönüşümünü gerektiren bir kültürel değişimi ifade ediyor.
İnsan kaynağı bu süreçte belirleyici rol oynuyor. Aktif iş gücü piyasası politikalarının devreye alınması, dijital becerilerin yaygınlaştırılması gerekiyor. Nitekim 1980’ler ve 90’lardaki bilgi ve iletişim teknolojileri devriminde başarıya ulaşan ülkeler, bu tür politikaları etkin kullanarak örnek modeller ortaya koydu.
Burada kamuya büyük sorumluluk düşüyor: Dijital okuryazarlığın artırılması, disiplinler arası üniversite programlarının desteklenmesi ve sosyo-teknolojik boyutun dikkate alınması gerekiyor. Dijital dönüşüm yalnızca teknik değil, aynı zamanda sosyal, etik ve hukuki boyutları olan bir değişimdir. Bu nedenle yalnızca kamu değil, özel sektör de çalışanlarının dijital becerilerini geliştirmeli ve etik ilkelere dayalı dönüşüm stratejilerine yatırım yapmalıdır.
Sonuç olarak; teknoloji, kültür ve yönetişimin iç içe geçtiği yeni bir yapıdan söz ediyoruz. Bu yapının başarısı, yalnızca kamu, özel sektör ve üniversitelerle sınırlı olmayan, toplumu da kapsayan dörtlü sarmal bir modelle mümkün olabilir. Bazı durumlarda, finans sektörünün de bu ekosisteme dahil edilmesiyle beşli ya da çoklu sarmal modeller gündeme gelebilir.

Yapay zekâ teknolojileri birçok sektörde karar alma süreçlerini etkiliyor. Peki, bu süreçlerde insan faktörü ve etik nerede durmalı?
Teknolojiye adaptasyon konusunda hızlı bir toplumuz; bunu farklı alanlardaki uygulamalardan ve verilerden gözlemlemek mümkün. Ancak buna rağmen, bazı yapısal sorunlarla da yüzleşmemiz gerekiyor. Yapay zekâ sistemleri, karar alma süreçlerine hız, verimlilik ve öngörü gücü kazandırıyor. Ancak bu faydaların yanında önemli etik tartışmalar da gündeme geliyor. Özellikle yapay zekânın sadece mevcut verilerle çalışmakla kalmayıp sentetik veri üretmeye başlaması, doğruluk, güvenilirlik ve denetlenebilirlik açısından ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Öte yandan Stephen Hawking gibi bazı bilim insanları, yapay zekânın kontrolsüz gelişiminin insanlık için tehdit oluşturabileceği yönünde güçlü uyarılarda bulunuyor. Bu noktada, Avrupa Birliği’nin geçtiğimiz yıl yürürlüğe koyduğu yapay zekâ regülasyonunu önemli bir adım olarak görüyorum. Bu tür düzenlemelerin küresel ölçekte yaygınlaşması gerektiğine inanıyorum. Bu gelişmeler ışığında, karar alma süreçlerinde son sözün mutlaka insanda olması gerektiğini düşünüyorum. Yapay zekâ analiz ve öneri üretebilir; ancak çok katmanlı değerlendirme, bağlamsal okuma ve toplumsal sorumluluk gibi unsurlar hâlâ insan aklının alanında. Bu nedenle, yapay zekâdan yararlanılsa bile, ortaya koyduğu çıktılar mutlaka insan zekâsıyla değerlendirilip zenginleştirilmelidir.
Etik bu süreçte kilit bir unsur. Kurumların kendi etik ilkelerini tanımlaması, kamu otoritelerinin ise bu alana yönelik bağlayıcı düzenlemeler yapması gerekiyor. Ayrıca, yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesinde mühendislik kadar sosyoloji, hukuk ve psikoloji gibi disiplinlerin de aktif rol alması önemli. Disiplinler arası bir yaklaşımla daha adil, insani ve güvenilir teknolojiler geliştirilebilir.
İki noktaya özellikle dikkat çekmek isterim: Karar alma süreçlerinde insan faktörü hâlâ vazgeçilmezdir. Değer yargıları, toplumsal sorumluluk ve etik perspektif unutulmamalıdır. Yapay zekâ ise bu süreçte insan aklını tamamlayan bir araç olarak görülmeli; insan ve yapay zekânın bilinçli sentezi, geleceğin sorumlu ve etik karar yapılarının temelini oluşturmalıdır.
Türkiye’nin otomotiv endüstrisinin sürdürülebilirlik hedefleri doğrultusunda elektrikli araçlara geçiş sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Otomotiv sanayisi, Türkiye’nin küresel değer zincirine entegre olmuş en önemli sektörlerinden biri. Bugün, dünya genelinde etkisini gösteren yeşil dönüşüm dalgası, sektörde köklü bir dönüşümü zorunlu kılıyor. Sıfır emisyonlu araçlara geçiş hem çevresel sürdürülebilirlik hem de küresel rekabetçilik açısından artık kaçınılmaz.
Türkiye ana sanayi bakımından güçlü bir pozisyonda; tedarik sanayisinde de ciddi bir altyapıya sahip. Ancak sahada yaptığımız gözlemler, özellikle KOBİ’lerin dijital dönüşüm sürecinde önemli finansman sorunları yaşadığını ve çoğu firmanın hangi dijital çözümlere ihtiyaç duyduğunu net olarak belirleyemediğini gösteriyor. Bu nedenle, tüm teknolojilere geçişten ziyade ihtiyaçların doğru analiz edilip önceliklendirilmesi gerekiyor.
Elektrikli araç üretimi özelinde öne çıkan üç temel alan bulunuyor; batarya teknolojileri, elektronik bileşenler ve yazılım entegrasyonu. Türkiye, yazılım alanında önemli bir mesafe kat etmiş olsa da, batarya üretiminde ciddi bir eksiklik söz konusu. Mevcut üretim, montaj ve entegrasyon düzeyinde sınırlı kalıyor. Oysa batarya, bir elektrikli aracın toplam maliyetinin yüzde 30-40’ını oluşturuyor ve kritik ham maddelerdeki dışa bağımlılık Türkiye açısından stratejik bir zafiyet yaratıyor.
Şarj altyapısı ise büyük şehirlerde ve otoyollarda gelişmiş olsa da, kırsal bölgelerde ciddi eksiklikler söz konusu. Ayrıca, hızlı şarj istasyonlarının sayısı yetersiz ve şarj fiyatlandırması konusunda düzenleyici bir çerçeve hâlâ netleşmiş değil. Kullanıcılara yaygın, güvenilir ve uygun fiyatlı hizmet sunmak bu dönüşümde kritik rol oynuyor.
Elektrikli araçlara yönelen ya da bu araçlara hizmet sunan firmaların, iş gücünü nitelik açısından geliştirmesi ve kurumsal yetkinliklerini artırması da bir diğer öncelik alanı. Bu noktada üniversite-sanayi iş birlikleri büyük önem taşıyor. Hem yeni teknolojilerin geliştirilmesi hem de nitelikli beşeri sermayenin yetiştirilmesi için bu iş birliklerinin güçlendirilmesi gerekiyor.

Türkiye’nin Ar-Ge ve inovasyon kapasitesi yeterli düzeyde mi? Önceliklerimiz neler olmalı?
Türkiye, yüksek teknoloji ve inovasyon alanında güçlü politika belgelerine ve kapsamlı teşvik mekanizmalarına sahip. Ancak temel sorun uygulamada ve etki değerlendirmesinde yaşanıyor. Özellikle otomotiv gibi stratejik sektörlerde, iş birliğine dayalı ve bölgesel odaklı inovasyon stratejilerine ihtiyaç var.
Önceliklerimizi şu şekilde özetleyebiliriz: Politikalar uygulanmadan önce ve sonra etkileri sistemli şekilde analiz edilmeli; ara değerlendirmelerle süreç izlenmelidir. Sadece çıktılar değil, kamu desteği sonrasında firmaların Ar-Ge’ye devam edip etmediği gibi davranışsal etkiler de ölçülmelidir. Aşırı destek özel yatırımları caydırabilir. Bu nedenle destekler doğru alanlara, ölçülü ve amaca uygun biçimde yönlendirilmelidir. Stratejiler, sahadaki gerçek ihtiyaçlara göre, çok paydaşlı bir yapıyla ve veriye dayalı biçimde şekillendirilmelidir. Yerel dinamikleri gözeten, üniversite-sanayi iş birliklerini odağına alan bölgesel modeller geliştirilmelidir.
Çalışmalarınızdan kısaca bahseder misiniz?
Akademik kariyerime emek piyasaları üzerine çalışarak başladım. 2002 yılında ODTÜ Bilim ve Teknoloji Politikaları Araştırma Merkezi (TEKPOL) başkanı oldum ve bu görevi 15 yıl sürdürdüm. Bu süre zarfında, başta Avrupa Komisyonu olmak üzere ulusal ve uluslararası birçok kuruluşa stratejik danışmanlık hizmeti verdik. ICT sektörüne yönelik çağrı stratejileri üzerine yürüttüğümüz çalışmalar bunlardan bazılarıdır. 2016 yılında ODTÜ bünyesinde mühendislik fakültesinden öğretim üyeleriyle birlikte Dijital Dönüşüm Platformunu kurduk. Avrupa Birliği IPA fonları kapsamında, 8,5 milyon avroluk bütçeyle Dijital İnovasyon Merkezi hayata geçirildi. Bu merkez, ODTÜ’nün köklü araştırma birimlerinden biri olan BİLTİR’in çalışmalarının devamı niteliğindedir ve firmalara teknik danışmanlık, test ve Ar-Ge desteği sunmaya devam edecek. Son yıllarda dört temel alanda yoğunlaşıyorum:
Bölgesel inovasyon sistemleri ve akıllı uzmanlaşma stratejileri; dijital dönüşüm teknolojileri ve sosyoekonomik etkileri; Ar-Ge ve inovasyon politikaları; yenilenebilir enerji ve pil teknolojileri.